Ali Ekber Doğan’ın İletişim yayınlarından yeni çıkan kitabının adı bu şekilde. Kitapta Refah, Fazilet ve Akparti çizgisinde pekişen ve kökleşen yerel yönetimlere örnek olarak alınıp derinlemesine incelenen ve analizleri yapılan şehir de Kayseri.
Belirtilen siyasi çizgideki Konya ile başlayan, Kayseri ile kökleşen, derinleşen ve pekişen yönetim anlayışının, nedenleri ve niçinleri üzerinde derinlemesine duruluyor.
Sol belediyelerin yerel yönetimlerdeki tahribat ve başarısızlık nedenlerinin de incelendiği kitapda, akıllara durgunluk veren üçüncü döneminde daha bir kökleşen bu yeni çizgi, yazar tarafından ‘eğreti kurumsallık’ olarak ifade ediliyor.
Başlangıçta iş başına geldiklerinde, daha önceki yönetimler gibi ‘geldikleri gibi gidecekler’ beklentisini hala içinde bir uhde olarak saklayan yazarımız, ‘eğreti’ olarak görmeye devam ediyor, yeni çizgiyi.
Yazarın, Kayseri özelinde derinlemesine analiz ettiği ‘Refah-Fazilet-AKP çizgisindeki belediyecilik uygulamalarının en önemli yanını geleneksel-kültürel değerlerle paralel faaliyetlerin, modern anlamıyla kamusallığı geriletmesi oluşturuyor. Ya da neo-liberal politikalar ile muhafazakâr değerleri bütünleştiren ve kitleselleştiren bir kamusallık yani 'eğreti kamusallık' devreye giriyor. Bütün bunlar da neo-liberal politikaların açtığı toplumsal yaralara pansuman yaparken bir yandan da bu politikalara ihtiyaç duyduğu meşruiyeti kazandırıyor. Ve bu kamusallık halkın bir haklar ve sorumluluklar çerçevesinde katıldığı klasik anlamdaki kamusallığa da hiç mi hiç benzemiyor.’
Ezber bozan ve yılların yönetim geleneğini değiştiren, yeni çizgi, yazarın tabir ettiği ‘eğreti’ bir anlayışı değil, neredeyse bir kuşak oluşturacak geleneği temsil ediyor.
‘Eğreti kamusallık’ tabiri, zımmen, aynı zamanda geçmiş yönetim geleneğine de özlemi içeriyor ki, yazarın anlayamadığı gerçek, halkın tasvib etmediği geçmiş yönetimler mi, yoksa kümülatif bir artışla teveccühün kökleştiği bu çizgi mi eğreti’
Kök Kavgası
Cumhurbaşkanlığı için Köşk kavgasının yaşandığı şu günlerde şehrimizde konuşan TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu bir de kök kavgası başlattı.
‘Türk Kültürü ve Tarihinde Avşarlar” konulu sempozyuma katılan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu konuşmasında, 8–10 yıldır devam eden bir çalışmasından da söz etmiş ve Türkiye'de 41 bin 297 aşiret tespit ettiklerini, 1915’teki tehcirden kurtulmak isteyen Ermenilerin Anadolu'da kalmak için kendilerini Kürt Alevi olarak gösterdiklerini böylece sürgünden kurtulduklarını söylemiş.
Dahası devlet arşivlerinden bu şekilde ‘Ermeni’ kökenli olan 100 bin vatandaşımızın kaydı olduğunu iddia etmiş.
İddianın bilimsel tarafı bir yana ama, özellikle Osmanlının son zamanlarında, bazı azınlık gayrı müslimlerin, namaz oruç gibi şekli ibadetlere mesafeli duran, Mevlevi ve Bektaşi dergahlarına çöreklendiği de bir gerçek.
Devletin bildiğini, milletiyle paylaşma cesareti gösteren, Halaçoğlu’na gelen itirazlar, Halaçoğlu’nun ifade ettiği gibi bilimsel değil, daha çok tepkisel itirazlar.
Devletin kurumunun başında bulunan bir şahsın varsa bilgisini dillendirmesi, savunması aynı zamanda açıklayıp arkasında durması lazım.
Birçok etnik kökeni üzerinde barındıran, bu topraklar üzerinde tarih boyunca hiç kimse etnik kökeninden veya dinsel tercihinden dolayı itilip kakılmamıştır. Ama etnik köken üzerinden kargaşa ve kavga çıkarmak isteyenler de hiç eksik olmamış.
Bu tartışmalara en güzel cevabı Hülya Avşar vermiş ve demiş ki; "Türk'üm veya Kürdüm desem ne fark eder? Hepimiz Allah'ın kuluyuz. Önemli olan kimin ne olduğundan çok herkesin birbirinin düşüncelerine saygı duyması…"