Rahmet ve bereket ay’ı olan bu ay içinde, gün boyu tutulan oruçların açıldığı iftar sofralarının tarif edilemez hazzını yaşarken, aslında gün boyu tutulan oruç değil, insanın kendisi, hem de ta kendisi.
Nefsinin arzu ve isteklerine karşı kendini tutması dizginlemesi, kötü söz ve davranışlarını dizginlemesi tutmasının anlaşılması gerekiyor. Yoksa ‘tutmak’tan kimse, avucunda bir şey sıkmayı anlamıyor elbette.
Resulullah a.s. da oruçlunun iftar hazzını şu şekilde tarif etmiş: ‘Oruçlu için, birisi iftar ettiği vakit, diğeri Rabbi ile kavuştuğu vakit olmak üzere iki sevinç vardır.’
Bütün güne nispet yaparcasına, bir türlü geçmek bilmeyen, sanki günün yorgunluğunu çıkarır gibi saatin ağır ağır çalıştığı, yaşlıların dudaklarında kıpır kıpır bir şeyler okuduğu, küçüklerin ilk oruçlarının dayanılmaz sevincinin sabırsızlağa dönüştüğü ramazan akşamlarının tarif edilemez hazların yaşandığı vaktidir, iftar.
İki sevinçten biri olan oruçlunun iftarı, ne yazık ki özellikle son zamanlarda , bazı çevrelerce varlıklılar arası ziyafet yarışına dönüştürülmüş durumda.
Bu beş yıldızlı iftarlar, oruç tutarak fakir ve fukaranın, açların hallerine tanıklık etmek, vakıf olmak şöyle dursun, ‘fakir – fukara çatlatırcasına’ şatafat içerisinde, ‘en çok konuşulan iftar’ olma yarışıyla tezahür ediyor.
Fakir-fukara, garip-gureba ile halleşmek, onların sofralarına konuk olmak, dertlerine çare olmak, yemeklerine çeşni katmak ve hanelerine huzur olmak varken, varlıklı sofralarının baş tacı, onur konuğu, en çok doyanı olmak, Ramazan ayı’nın ruhuyla ne kadar çelişmekte.
‘İnsanın doldurduğu en kötü kap, kendi midesidir’ anlamındaki Hadis-i Şerif’in anlamını çok iyi idrak etmek, ‘o iftar veriyor, ben daha şatafatlısını, daha lüks bir mekanda vereyim’ kabilinden varlıklılar ziyafeti veya lütufkarlık gösterisinden uzaklaşarak, nefsani tatminlerden, bu mübarek ay içinde daha uzak kalmak gerekmez mi?
İhtiyaç sahiplerinin hayat standartlarını düzeltici atılımlara bir zemin oluşturmak için paylaşmanın manevi tadını en çok bu ay içinde yaşamak gerekmez mi?
Oruç akşamında, her iftar sofrasının başında, kendimizden daha varlıklı gördüğümüz insanların sofrasını hayal etmek yerine, acaba ‘fakir-fukara, garip-gureba’ sofrasında yiyeceği var mı, diye düşünmek, yaralarına merhem olacak projeler geliştirmek en çok bu ayda gerekmez mi?
Dünyanın birçok yerinde, kan ve zulüm içinde, bombalar ve füzeler altında iftar etmek durumunda kalan Müslüman kardeşlerimizin, neyle iftar ettiğini, en çok bu ayda hatırlamak gerekmez mi?
Açların ve belki sofrasında yiyecek ekmeği olmayan insanların hatırlanması yerine, iftar için, ihtiyacın çok fevkinde, lüks ve gösterişli malzemelerin kullanılması, çok gösterişli lükse dayalı mekanların tercih edilmesi, ikramların gösteri düzeyine dönüşmesi, bu ay’ın maneviyatını elbette aykırı bir tutumdur. İsraf bir yana, sosyal adalette, denge göstergesi olan oruç ibadetinin de ruhuna aykırıdır.
Dayanışma, tanışma ve kaynaşma maksatlı iftar organizasyonları, lükse kaçmamak şartıyla elbette bu ay içinde insanları, bir araya getirme vasıtası olarak kullanılabilir.
Eş, dost, akraba, yine iftar vesilesi ile davet edilerek, ziyaret edilerek hatırlanabilir.
İhtiyaç sahipleri de unutulmayarak, dayanışma ve destek maksatlı, iftarlar verilebilir.
Oruçluya ikramda bulunmak, ona iftar ettirmek, ihtiyaç sahibiyse ona yardımda bulunmak ve onun duasını almak, yine bu ayın Müslümanlara sunduğu fırsatlardandır. Bu ay, her yönüyle fırsatlar ayıdır. Orucuyla, iftarıyla, sahuruyla, sadaka, fitre ve zekatıyla, Kur’an’ıyla, Leyle-i Kadir’iyle her anının doya doya yaşanması gereken bir ay.
İftar sofralarında, tervihe gidemeyecek kadar, tıka basa yenerek, ‘Ramazan’da bile kilo aldım’ diyecek kadar, maddi doygunluğa erişmek değildir, bu aydan maksat!
Maksat, Ramazan ayında fırsatları iyi değerlendirip, kazanılan maneviyat ve dindarlık ikliminin tüm yıla, daha doğrusu tüm hayata yayılmasıdır.
Çok söz söyleyen çok hata eder. Hatası çok olanda edep ve haya azalır. Edep ve hayası az olanda takva fakirleşir. Takvası fakirleşenin ise kalbi ölür.
Hz. Ali (r.a)