Geçtiğimiz hafta Hürriyet gazetesi, Ramazan ay’ı içinde bazı market ve içki satıcılarının vitrinlerini gazete ile kapattıklarını görüntüleyerek, ‘mahalle baskısına’ maruz kaldıklarını manşetten verdi.
Elbette bu işyerlerine öyle bir baskı söz konusu değil, ama güya kendince, anayasal taslağı ile beraber, bir kısım insanların ‘mahalle baskısına’ maruz kalabileceklerinin tehlikesine (!) dikkat çekmekte.
Başörtüsüne karşı yıllardır uygulanan despotca baskıları görmezlikten gelerek, içki içenlerin, başını açanların, İslami kurallara göre yaşamayanların, bu tür baskılarla karşılaşabilecekleri tehlikesi (!) üzerinde duruldu.
Unutmayalım ki bu memlekette, mahalle yapılanmasının olduğu, insanların mahallelerinde yaşayanlardan kendisini sorumlu hissettiği dönemler çok gerilerde kaldı. Mahalle ibaresi, sicil kaydından öte bir anlam taşımıyor, şimdilerin modern çağında.
Aile’nin dışa açılan kapısıydı, mahalle. Mahalle, insan ve toplum huzuruna yani insan içine çıkılan yerdi, eskiden. Konusuyla, komşusuyla, bakkalıyla, camisiyle, mektebiyle, delisiyle, ciniyle, içinde yetişip büyüdüğü, piştiği hayat üniversitesiydi, yaşayanları için.
Mahallesi olmayanlara, mahalle ve mahalle baskısının ne demek olduğunu şehrimizde çıkan Berceste dergisinin son sayısında ‘Bir daüssıla rüyası: mahalle’ adlı makalesiyle Sayın A.Rahmi Şeyhoğlu, çok güzel ifade etmiş:
‘Mahalleler insanların, insanlarda mahallelerinin mizacını bürünürlerdi. Mahallenin her ferdinin umumi adı mahalle sakini idi. Çünkü mahallede herkes sakin olmalıydı. Taşkınlık, terbiyesizlik ve saygısızlık dışlanmakla cezalandırılırdı. “Mahalleye geldik” sözü haram ayların başlaması gibi yasakların ve kendine çeki düzen vermenin en sert ikazıydı.
Bir insan hakkında ilk hüküm hangi mahalledensin ile başlar kimlerdensin ile devam ederdi. Akrabalık kadar yakın bir ünsiyet vehmeden komşuluğun yegane hayatgahı olan mahalleler…
Mahallelim demek kardeşim kadar derinden ve içtendi.
Mahallenin namusu vardı. Mahallenin ismi vardı. Bunlar elbirliği ile korunur ve kollanırdı. Mahalleden olmadığı anlaşılana “bir şey mi aradın arkadaş ”diye sorarlardı. Sahurda ışığı yanmayanın uyanamamışlar diye kapısı çalınırdı. Bacası tütmeyenin kapısına odun kömür bırakılırdı gece karanlığında.
Kapının eşiği evin gümrüğü gibiydi. Sevmedikleri için “eşikten adım attırmam, eşiğine adım atmam” denirdi. Kadınlar eşiklerde çene çalar, havadis toplarlardı. Seyyar satıcılardan eşikte alışveriş yapılırdı. Çocuklar kapının eşiğinden “bir maniniz yoksa bu akşam size geleceğiz” derlerdi. Nedense hiç manide çıkmazdı ve “buyurun gelin” denirdi.
Komşuya ve büyüklere karşı haklı da olsak davamızda hep yalnız kalır “sen kusura bakma çocuk işte” denirdi. Hakkın, saygıdan ve komşuluktan sonra geldiğini, yüz yüze bakıyoruz denilen insanlara değer vermeyi öğrenirdik .
Gece yarısı komşuda vukuat varsa don gömlek koşulurdu. Polis nedir bilmezdi kimse, mahallenin akil adamları vardı çözerlerdi her münakaşayı.
Herkesin bir lakabı vardı ve herkesin yedi sülalesi bilinirdi. Her mahallenin kadrolu delisi,ayyaşı, kavgacısı, huysuzu ve buna mukabil alimi,fazılı ve okumuşu vardı. Mahalleler bu iki grup arasındaki nispete göre iyi mahalle , kötü mahalle sıfatını alırdı.
Tedarikli gezerlerdi. Ceplerinde; mendil, tarak, çakı, ayna ve hepsinin bitmeyen askerlik hikayeleri vardı. Lafa karışamaz,ağzımız açık dinlerdik. Nede çok şey bilirlerdi şaşardık.
Hepsi şükrederdi ve bilirlerdi varın kıymetini. Yokluğu görmüşlerdi. Bunu da bulamayanlar var derlerdi. Duaları “Allah muhannete muhtaç etmesin” idi. Kanaat ve sabırdı saadetlerinin sırrı. Kanaat ve sabır….
Ve Mahalleler… Mahallemiz… Göçebelik bitti diyenler yalan söylüyor. Oradan oraya savrulan insanlar göçebe değil de nedir? Büyükşehirlerde kaç kişi komşusunun bir önceki neslini tanıyor. Bir ömür kaç değişik mekanda kök salmaya yeter.
Durmadan yer değiştiriyoruz. Hep ev alıyoruz komşu almıyoruz. Bu yüzden kök salamıyor, kuruyoruz. Kaç kişi ben onu çocukluğundan beri tanırım diyebiliyor. Bir mahallesi dahi olmadan büyüyen zavallı çocuklar…
Mahalleler derin temeller üzerinde yükselirdi. Vakar, haysiyet, şeref, haya, izzetinefis, sabır, kanaat, alın teri, hürmet, edeb, terbiye ve sevgi her hanenin harcında mutlaka vardı. Günün her saatinde defalarca bunları duyarak ve yaşayarak büyürdük.
Eskiden okumuş denir saygı duyulurdu. Edeb ve bilgi beraber vardı. Şimdi sadece bilgi var ve olmadık işlerin içinden okumuşlar çıkınca şaşırıyoruz. Çünkü bilgi var ama, edeb yok.
Müktesep cahillerimiz durmadan artıyor.
Okumuşta olsa hepsi mutsuz, hepsi bedbin ve hepsi ruhsuz ve bencil bir başarı hedefine odaklanıp deniz suyu içercesine susuzluklarını gidermeye çalışıyorlar. Acılarını ve sevinçlerini paylaşacak dostları olmadığından geceleri başarılarına sarılıp uyuyorlar, gündüzleri de psikolog kapılarında sıra bekliyorlar. Çünkü mahalleleri yok. Çünkü mahalle çeşmesini bilmiyorlar …’
Açık kalple konuşan düşman,
içinden pazarlıklı dosttan iyidir.