Maalesef memleketimizin yüzelli yıllık makus talihi, kendi kabuğunu kırmak ve bu kırılmaya kılıf bulmakla geçiyor.
Tanzimat ve Meşrutiyet yıllarında, memleketin umudu batıda görülmüş, neredeyse tüm aydınlarımız için münevver sayılabilmenin yolu olarak Avrupa ile en derin samimiyet parametre olarak kabul edilmiş. Bu derin samimiyetin devamı hala yürürlükte tezahür ediyor.
Günümüz Amerika ve Avrupa yanlısı aydınları ise kendileri dışında kalan ‘Amerikan yanlısı’ olmayan kitle için isim arayışlarını, ‘kulp takma’ arayışlarını sürdürmekteler.
Kendilerine kulp takılan kitle ister sağcı, ister solcu, isterse de İslamcı olsun, bu gelenek maalesef değişmiyor.
Amerikan endeksli ‘bir kulp takıp buharlaştırma’, ‘kamuoyunun gözünden düşürme’ politikaları, sol ideoloji için, Moskova, Pekin, Tiran’dan deniz aşırı Guatemala, Küba, Venezualla hattı, İslamcılar için, Tahran, Riyad, Kabil’den deniz aşırı Cezayir ve Kuala Lumpur’a kadar uzanıp gidiyor.
Anlaşılan o ki bu dış hatlara yolcu taşıyan dolmuş hiç boş kalmayacak. Memleketimizde daha çok dolmuşa binecek ve bindirilecek insan var.
Rejimi korumak ve kollamak için, her zaman bir –ikiii, dolmuşa bindiriliyor insanımız ve zorunlu istikamette yolculuğa zorlanıyorlar.
91’li yılların zorunlu istikameti, Müslüman kitle için Cezayir olmuştu, hatırlarsanız, 80’lerde de İran’dı, zorunlu istikamet…
Ulvi Alacakaptan’ın o yıllarda oynayıp ti’ye aldığı ‘Karagecelerin İntikamı’ adlı bir oyun sergilenmişti şehrimizde, 1992 yılında. Oyun karanlık bir sahne ile ‘maalsef Türkiye Cezayir oldu, değerli izleyenler’ diye başlıyor, değişim sürecinde olan vakıalar sergileniyordu. Bürokratların altlarına sıfır deve çekmesinden tutun, eli kesikler ordusuna, annelerin oğullarına, ikinci, üçüncü, dördüncü eş arayışlarına kadar bir çok olay güzel bir mizansenle sunulmuştu. Kara gecelerin, kara günlerin intikamı alınmaya çalışılmıştı.
Son günlerde ise Anayasa taslağı üzerinde çalışmalarla beraber, ülkemizin Amerikan ağızlı aydınlarını ‘Malezya mı olacağız’ korkusu sarmaya başladı.
2002 yılında yaşanan karanlık ekonomik buhranın doruk noktasında olduğu günlerde, bir tv programında, yoldaki bir vatandaşın beni oldukça sarsan krizle ilkili sözlerini hiç unutamıyorum. ‘Milli gelirimiz 10 bin dolar olsun da, kimin bayrağı dalgalanırsa dalgalansın!’
Tüm değerlerin ekonomik değerler üzerine kurulduğu günümüzde o gün için milli gelirimiz, 2 bin beşyüz dolar civarındaydı. Şimdilerde ise 5500 dolar civarında.
Malezya’da kişi başına milli gelir 13 bin dolar, işsizlik oranı 2.8 ve uluslararası bazda en büyük hard disk üreticilerinden. Nüfusu 26 milyon, nüfus artış hızı 2.5 ve nufusun % 35’i 14 yaşın altında, genç ve dinamik bir nüfusa sahip. Halkının % 60’ı Müslüman.
Bizim Malezya’yı solladığımız tek husus, nüfusumuzun %99’unun Müslüman olması, diğer hususlarda fersah fersah geriyiz, rakamsal olarak. Adamlar Asya kaplanlarından. Bizim daha ‘kedi’ olarak bile adımız anılmıyor, dünyada.
Mukayese modeli olarak ‘Malezya’, savaş, karışıklık ve mezhepsel farklılık bakımından, Afganistan, İran ve Cezayir’e hiç te benzemiyor, hiçbir antipati oluşturabilecek özelliklere sahip değil. Mezhepleri de bizim gibi, çoğu Şafii ve Hanefi.
Hacc’a gidenler bilirler, Malezya ve Endenozya’lı hacılar (birbirlerinden ayırmak zordur), Türk Hacılarının yere göğe sığdıramadıkları kabilinden bir millet. Bir millet, o kadar temiz, o kadar kibar, o kadar düzenli ve o kadar sempatik ancak onlar kadar olur.
Malezya’yı iyi inceleyip tahlil edersek, bu kez galiba Amerikan ağızlı aydınlar ve medya Malezya’ya tosladı.
Millet bu kez bu dolmuşa biner mi binmez mi bilinmez ama, her dolmuşa binebilir ama binmeleri istenmeyen tek dolmuş, ‘iç hatlar dolmuşu’. Üç kıtada hüküm sürmüş Osmanlı bakiyesi Türkiye her yer her ülke olabilir ama sadece kendisi olması istenmiyor, maalesef. Çünkü Türkiye eğer kendisi olursa, kendi öz benliğine sahip çıkarsa değil Amerika, dünyanın başına bela(!) olur da ondan.