Yarın, beşincisi gerçekleştirilecek olan referandum için sandık başına gidilecek.
Bu referandumun pratik sonuçlarını ancak beş veya yedi yıl sonra onikinci cumhurbaşkanının nasıl seçileceği bir zamanda görebileceğiz.
Bu nedenle seçim atmosferinde, gürültülü, patırtılı, iddialı bir durum da söz konusu değil.
Hal böyle olunca, her seçmenin, tezkere, savaş, ermeni tasarısı gibi sıcak gündemlerin içinde, tıpış tıpış kendi arzusu ve iştiyakı ile referanduma katılıp katılmayacağı da terettüdleri de had safhada.
Şu an için ortada ‘fol yok, yumurta yok!’ gibi gözükse de, memleketin üç ay öncesini şöyle bir hafızalarımızda canlandıracak olursak, olayın beş yıl sonra ne kadar mühim bir noktada cereyan edeceğini şimdiden, tahmin etmek elbette güç değil.
Bu referandumdan evet çıkarsa, cumhurbaşkanını 5 + 5 sistemiyle halk seçecek, hükümetlerin görev süresi de 4 yıla düşecek, meclis toplantı yeter sayısı 184 olacak.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde şu ana kadar ‘suyunun suyu’ bir yöntemle, yani seçilen vekillerin çoğunluğunun tercihi ve tensibi ile seçildiği düşünülürse, halkın kendini yönetecek ‘reis’ini direk, hiçbir aracı, tefeci kullanmadan bizzat kendi elleriyle seçecek olması, elbette büyük bir ‘devrim’ mahiyetinde.
Ama ne yazık ki ‘olayın azameti’, referandumda oy kullanacak seçmenlerin zoraki sandık başına gitmeye zorlanmasıyla gölgelenmekte.
Demokrasilerde, halk üzerinde kimi ve neyi tercih edeceğine baskı ve zor kullanmak, ne kadar abes bir durumsa, tercihte bulunup bulunmamaya da zorlanması o derece abes bir durum.
On iki eylül öncesinin ‘sağcı mısın, solcu musun?’ baskı sorusuna ‘ikisi de değilim’ dediğinizde ‘ot musun lan!’ denip okşama(!) operasyonu başlardı.
Şimdiler de bu bir nevi Yüksek Seçim Kurulunca yapılmak isteniyor. Evet ve hayır tercihinde bulunmuyorsan, dahası referanduma katılmıyorsan, YSK tarafından 17 liralık bir ceza-i takibata düçar oluyorsunuz demektir. Elbette ‘ot musun lan!’ deyip ıslatan yok ama, gıyaben yazılmış bir 17 ytl lik ceza ihbarnamesi adresinize geldiğinde benzeri bir ıslaklık südur edebilir.
Bu da bizden eser kalsın demokrasiye ‘demo’ olarak, ‘Turkish Demokrasi’.
Önceleri lügatlarda, demokrasi, ‘halk idaresi’, ‘halkın kendi kendisini yönetmesi’ olarak tanımlanırdı. ‘Kendim kendimi yöneteceksem, o zaman seçim ne demek oluyor?’ itirazıyla tanıma ‘kendi seçtikleriyle’ ibaresi eklendi, sonraları.
Şimdilerde ise galiba en reel tanımı ‘halka, kendini yönetecek idarecileri zorla seçtirilmesi’ rejimi olarak tanımlamak gerekiyor demokrasiyi.
Asker kökenli bir millet olduğumuz için bizdeki demokrasi de böyle olur, işine gelene!
Seve seve, tıpış tıpış, güle oynaya gideceksin sandık başına!
Bu uygulamanın absürtlüğüne zamanında S.Demirel de tepki göstermiş, her ne suretle olursa olsun ‘sopayla sandık başına’ götürülmenin yanlışlığına dikkat çekerek, ‘sandığa küsmek olmaz’ özdeyişini Türk siyaset lügatına kazandırmıştı.
Referandum sonucunun evet rengine bürüneceğinin kesinleşmesinden sonra, ‘demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından’ muhalefet partilerinin, referandumu protesto yaklaşımlarını da anlamak hayli zor. Demokrasinin bir cenahtaki ‘vazgeçilmez unsuru parti’, demokrasinin bir başka ‘vazgeçilmez unsuru referandum’u nasıl boykot edebiliyor, halkı katılmamaya nasıl teşvik edebiliyor, bunu da anlamak hayli zor.
Ülkemizdeki ‘birhoş’ demokrasi uygulamalarının, istenilen yöne sündürülebilen ve tanımlanabilen, yeri geldiğinde komşumuz Irak örneğinde olduğu gibi özgürlük kılıfına bürünerek bomba olarak insanların başına inebilen uygulamalardan ne farkı var?
Demir tava gelir, kömür biter!
Akıl başa gelir, ömür biter!