Televizyonun ilk çıktığı çocukluk günlerimizde haftada bir veya iki dizi film ve sinema filmi yayınlanırdı.
Bu izlenen diziler, insanımızın gündemini ve dünyasını oluştururdu. Gelecek bölümleriyle ilgili olabilecek muhtemel gelişmelerle ilgili fikirler yürütülür, olayın iyi kahramanına sanki ailenin ya da mahallenin bir üyesiymiş gibi davranılır sahip çıkılırdı.
Kaçak Dr. Richard Cimble’dan, Zengin ve Yoksul’a; Mc Millan ve Karısı’ndan, Filamingo Yoluna ve Dallas’a gelinceye kadar bir çok Amerikan dizisi evlerimizin baş konuğuydu.
Dallas’ın JR’ının ölüp ölmediği günlerce haftalarca insanımızı meşgul eder, her birimiz dizi hakkında yorum yaparken, şimdilerde olduğu gibi, izleme fırsatı olmadığı bir diziyi dinleyen adam konumuna düşmezdi, hiç kimse. Herkes tek kanallı, tek dizili televizyonun ortak gündeminden mutlaka haberdar olur, olayı tek elden takip ederdi, izlemese bile.
Özellikle son sekiz yıldır, devam eden yerli dizi furyası ise aldı başını gidiyor. Hangi dizi hangi kanalda, ne zaman yayınlanıyor, yeni bölüm mü eski bölüm mü, yoksa yeni bölüm diyerek eski bölümler mi yayınlanıyor, takip etmenin imkanı yok. Televizyondan başka hiçbir işi, gücü, meşgalesi olmayan bir insanın bile içinden çıkması oldukça zor.
Tüm kanallarda ortalama dörtyüz adet dizi film oynuyor, günümüz Türkiye’sinde. Bunlardan hiçbirisi Amerikan yapımı değil ama, neredeyse tamamı Amerikalı Soros’un Açık Toplum Örgütü tarafından destekleniyor, Türk toplumunu Avrupa halklarına uyumlu hale getirebilmek için.
Bu oynayan dizilerden kültürel ve eğitsel amacı olan oldukça az.
Oynayan dizilerin geneli kan ve göz yaşı üzerine kurulu.
Göz yaşı ve hüzün temalı dizilerde neredeyse oyuncuların tamamının suratı mahkeme duvarı gibi, güleni boş verin tebessüm eden bir karaktere bile rastlamak mümkün değil. Caddelerden, sokaklardan, araçlardan adeta hüzün fışkırıyor. Sözde aile dizisi olan, gerçekte ise aileyi tahribatı amaçlayan bu diziler, göz yaşı ve hüzünün altında damardan damara toplumu istediği yönde şekillendirmeye, daha doğrusu tahrip etmeye çalışıyor.
Kan ve efelenme temasını öne çıkaran diğer dizi grubunda ise insan ve doğa sevgisi, merhamet ve acıma duygusu, hüzün ve gözyaşı yerini kin ve nefrete, kan ve sahte kahramanlığa bırakıyor. Her bölümünde birkaç manga cesedin telef edildiği dizilerde, insanlar kahramanlık ve cesaret adına karşısındakileri öldürdükleri için hiçbir adli takibata da uğramıyorlar. Kanun, nizam, suç ve ceza buharlaşıyor anlayacağınız.
Unutmayalım ki, her bir dizinin etrafında, bir ders halkası oluşuyor, her bir dizi kendisine izleyici ve taraftar bularak, bir ekol ve bağımlısı olan bir mezhep haline geliyor, ister istemez. Yediden yetmişe birçok insan, damardan damara bu dizilerin eğitsel kol faaliyeti ile geliştiriyor, kendini ve beynini.
Her bir dizi aynı zamanda izleyenlerine, şimdikilerin deyimi ile ‘idol’unu yani ‘küçük putçuklarını’ pazarlıyorlar. Konuşması, yürümesi, gülmesi, giyinişi, hal ve hareketleri ile ürettikleri ‘biblo put’larını bağımlılık yapması için, sunuyorlar taraftarlarına. Cahiliyye dönemi insanlarının büyük putların dışında sahip oldukları, evlerinde muhafaza ettikleri küçük ‘biblo put’çuklar gibi, yüzlerce binlerce ‘idol’ konuk oluyor evlerimize.
Adları bile hafızalara ziyan dizi dizi diziler, oluşturduğu ‘kült’ etkisiyle, toplumu ‘kokain’ gibi kendisine bağımlı hale getirdikten sonra ortaya çıkan, dizi dizi cinayetlere, dizi dizi arsızlıklara, dizi dizi yolsuzluklara, dizi dizi boşanmalara, dizi dizi tahribatlara sevketmiyor mu bağımlılarını?
Bunların, toplumun değer ve geleceğine neler kaybettirip, neler kazandıracağı konusunda endişe sahibi olanlar ise neredeyse yok gibi. Öz değerlerini yok sayan, kendinden olmayan sahte yapay değerler üreten bu diziler, ne yazık ki her hangi bir süzgeçten de geçirilmiyor. Aynı değerlendirmeleri ailelerin yapıp yapmadığı, dizilerde seçicilik yapıp yapmadıkları ise meçhul.
‘Nerde o yiğitler ki, gür sesleri ülkeyi bürür!
Yürü dese ardından dağlar yürür,
Dur dese kalpler dururdu…’