İmam-Hatip Okullarının açıldığı yıllarda, buralarda dînî/meslek derslerini okutan hocalar, medrese döneminde yetişmiş; medreselerin kapanmasıyla boşluğa düşmüş ilim adamlarıdır. Bazıları camilerde imamlık yapmış; bazıları da “bir şekilde” hayatını sürdürmüştür. Bunlardan biri de 40 yılı aşkın bir süre Cami-i Kebir’de imamlık yapan Divrikli İmam Hacı Ahmed Efendi’dir.
Hacı Ahmed Efendi’in hayatı hakkında fazla bir bilgi bulamayınca, onun öğrencisi olan Mustafa Çuhadar Hocama gittim. Durumu izah ettim. Düşündü; “Rahmetli hocalarımız kendilerinden bahsetmeyi sevmezlerdi; ne anlatayım ki…?” dedi. Gelenek devam ediyordu çünkü Çuhadar Hoca da kendinden bahsetmeyi sevmez. “Ama bilinenler anlatılmazsa, anlatılanlar yazılmazsa, geçmişte olanları kim, nereden bilecek ki…?” deyince hocalarından kalan, atasözü değerindeki Arapça cümleyi söyledi: “Men hafıza ferra ve men ketebe karra.” Hafızada olanlar unutulur; yazılanlar kalır.” anlamına gelmekteydi. Biz de kalıcı olsun diye, bu sohbeti yazalım dedik.
Önce, Ahmed Efendi hakkında kısa bir bilgi verdim. Merhumun 1880 yılında, Kalpaklıoğlu Mahallesi’nde doğduğu, babasının İsmail Efendi, anasının Zehra Hanım olduğunu söyledim. Mürid Ali Efendi (ö:1935) ve Külekçi-zade Hacı Ali Efendilerden (ö:1944) okumuştu. Seyyid-zade Mehmed Efendi’den Kur’an ta’limi almıştı. Medreselerin birleştirildiği süreçte “Daru’l Hilafe’de musikî dersleri vermişti. 1967 yılında ölmüş; Asrî Mezarlığa gömülmüştü.
“Musikî dersleri verdiğine göre sesi güzel ve makam bilgisi olmalıydı” dedim. “Evet, Farsça okuturken anlatmıştı. Hocaları, küçükken Ahmed’e, sesi güzel diye, ezan okuturlarmış ama Ahmed oyun çocuğu. O zaman Kayseri’de meşhur olan taş döğüşünü de çok severmiş. Minarede ezan okurken dayananamış; ezanı yarıda bırakıp taş dövüşüne koşmuş.
İmam-Hatip Okulu’nda dersimize gelirdi. Yaz tatilinde arûz okumak istiyordum. Camgöz’ün Hacı Yusuf (Eken)Hoca’ya söyledim. “Simitçi Halil (Haliloğlu, ö:1967) Efendi okutursa ona git, okutmazsa Hacı Ahmed (Divrikli) Efendi’ye, o da okutmazsa Kavgacı-zade (Hacı Osman Ustaoğlu-ö:1963) Hoca’ya git. O da okutmazsa bana gel” dedi. Hacı Ahmed Efendi’den Farsça ders alabilmek için çok mücadele verdim. Arapça ve Farsçası mükemmel olmasına rağmen Farsça’yı daha çok severdi. İçinde Farsça olmayan kitaptan ders vermezdi. Tefsir okutunca “Ruhu’l Beyan” okuturdu; çünkü içinde Farsça beyitler çoktu.
“İmam, ezan okur, namaz kıldırır, hutbe okur, vaaz eder. Ahmed Hoca bunlardan hangisini yapardı?” dedim. “Hutbelerini çok kısa okurdu. Dört cümle; ezberlenecek dört cümle. Söyleyeceğini önceden kafasına koyduğu belli olurdu.” “Hutbenin kısa, namazın uzun oluşu kişinin aklını gösterir.” hadisi aklıma geldi.
“Durup dururken konuşmaz, sorulmadan cevap vermezdi.” Demek ki “Ya hayır söyle ya da sus.” hadisinin canlı örneğiydi.
Namaz sonrasında yapılan vaazları dinlemez; çıkıp gidermiş. Rahmetli Çorakçı (Hacı Mehmed) Hoca dinletmeye karar vermiş. Dua sonunda Ahmed Hoca “Fatiha” demeden kürsüye çıkar, Farsça bir beyitle vaazına girermiş. Ahmed Hoca da kalkamaz; oturur, dinlermiş.
Taşçıoğlu Hafız Okulu’ndaki bir sohbette, “Bu bilginizle niçin vaaz etmiyorsunuz?” diye soran birine “Oğul, bizi yeğin bir hoca sanıyorlar; sayıyorlar. Kürsüye çıkıp da foyamızı ortaya çıkarmaya ne gerek var!” cevabını vermiş.
“Yazılı soru verdikleri zaman kâğıda bakar, eski Türkçe olmazsa cevap vermez; Arapça yazın; getirin” derdi çünkü yeni harfleri bilmezdi.”
Harf devrimiyle oluşan kırılma noktasını bilmeyen bizler, bu duyguyu anlayamayız. Yetmişinden sonra oluşan değişikliklere kim uyum sağlayabilmiş ki…
“Kayseri’liler onu sadece imam olarak bilirlerdi ama biz “ayaklı kütüphane” olarak bilirdik. Manada çok derin, mütevazı biriydi. “Bilmediklerimi ayağımın altına koysam, başım göğe değer.” derdi.
“Cam-i Kebir’de imam olmak rahat. Berbere gidersin para almazlar. Lokantaya girersin elini cebine attırmazlar. Saygı var; sevgi var.” derdi. “Fukara kalbine her kim dokuna / Dokuna sinesi Allah okuna / Dokunma fukara fırkasının hırkasına / Her biri bir dağ delip geçirir arkasına.” mısralarını sık sık okurdu.
Bize göre, Cuma Camii olarak bugüne gelen Cami-i Kebir’in imamlığı en zor imamlıktır ama onun bahsettiği zorluk, ticaret şehri Kayseri’de iktisad olmalıydı.
“Bir bayram ziyaretinde, Camgöz’ün Hacı Yusuf (Eken) Hoca’nın evindeyiz. Namaz vakti girdi. Üçünden biri imam olacak ama hepsi de çekiniyor. Kavgacızade İki Kapılı –Şimdiki Bürüngüz Camii yerindeki- Caminin imamıydı; onu öne sürdüler. O da “Cami-i Kebir’in minaresinin göründüğü yere kadar sen imamsın” dedi, Ahmed Hocayı imam ettiler.”
Cami-i Kebir’de yaptığı 45 yıllık imamlık için, “45 gün kadar da bizim hizmetimiz oldu.” dermiş. 80 yıllık bir ömür yaşayan Hacı Ahmed Efendi’yi sözle anlatmak kolay olabilir ama anlayabilmek için oraya gelmek gerekir. Allah rahmet eylesin.