ŞÜPHESİZ ALLAH CC KATINDA EN ÜSTÜN OLANINIZ, ALLAH' A SAYGISI EN FAZLA OLANINIZDIR. Hucurat 13
Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet ile dairesine girilen iman muhiti, Müslüman olarak kazanılan şerefli İslam kimliği her toplumsal, sosyal platformda, sosyalleşmek suretiyle kendisine yaşama, uygulama ve kendi Müslüman kimlik ayrıcalığını ispatlamak ortamı bulur.
Cemiyete mal olan bir din yaşanıyor demektir. Ama doğru, ama yanlış yahut eksik taraflarıyla. İslam ve onun tesis ettiği sosyal ortamda oluşan Müslüman kimliğin ölçü birimi, parametrisi sünneti Rasulullah SAV'dir.
Çünkü iman edilen akidelerin, genel olarak emirler, yasaklar ve de şübehat denilen dinde hakkında kesin emir ve yasaklar bulunmayan ama müslümanın yapıp yapmamakta kalben mutmain olmadığı şüpheli konularda islamın nasıl yaşanacağı dinin o konulardaki uygulamaların nasıl olacağı sünnetin kılavuzluğu, Hz. Peygamber SAV'in önrnek hayatı -siyeri nebi-onun vahyi ilahiden aldığı ilhamla yaptığı yorumlar olmadan, anlaşılmaz, yaşanılamaz ve işaret edilen kimlik oluşturulamaz.
NİYYETLE SÜNNET KİMLİĞİN TEMELİDİR
Şurasını da iyi biliyoruz ki, herhangi bir imanın hayata uygulamasının amelinin indi rabbanide geçerlilik kazanabilmesi iki esaslı şarta bağlıdır. Birincisi sağlam ve samimi bir NİYET.
Sahih-samimi niyet işin kökte olan,görünmeyen tarafıdır. "İnnemel a'malü binniyat-ameller, niyetlere göredir." Yani eğer ortaya konan eylem samimi değilse, bir çıkara yahut menfaati mucip bir aldatma iç güdüsüyle ifa edilmişse Yüce Allah CC onu amel olarak saymıyor.
"İnsan nefsini bilir-belil insanü ala nefsihi basiyra" ayeti kerimesinde belirtildiği şekilde, eğer insan yanlış amel yapıyorsa, bunu bilerek, Bir ecir alamayacağını
bilerek yapıyor Ortada dünyevi bir çıkar vardır.
Yapılan işin Allah'ın razı olacağı amellerden sayılması için gereken ikinci koşul da; davranışın, hal ve hareketin şekil ve uygulama olarak resulüllah SAV'in "SÜNNET"ine uygun olmasıdır.
"NAMAZI BENDEN GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ KILIN"
Sohbet konumuz namaz olmamakla birlikte imanımızdan sonra en büyük amel ve hakikat olan namazla ilgili olarak Rasulullah'ın femi mübareklerinden çıkan hadisi şerif namazın namaz olması için sünnete tetabuk etmesini emrediyorlar, dolayısıyla diğer davranış ve hareketlerimizin de onun davranışlarına uygun yahut onayını almış olması gerekliliğinin delilidir namaz hadisi. Sahihi buharide zikredilen bir başka hadisi şerif ise, "Kim bizim dinimizde-sünnette-olmayan bir amel, ahkam uydurursa o reddedilmiştir, bizden değildir." Hadisi şerifi konuya ve yaşantımızın sünnete uygunluğunun zaruriliği perçinleniyor. Her iki hadisi şerifi hakkıyla anlayan bir Müslüman için bütün amellerinde, hareketlerinde esas belirleyici sünnettir.
Prof. Dr. İ. Lütfi Çakan "Müslüman'ın Kimliği" ile ilgili olarak şunları yazmaktadır:
"-Binaenaleyh sosyolojik anlamda dinin kimliğini ve tabi Müslüman kimliğini de tayin, tesbit eden ve tanımlayan sünnettir. Bir başka deyişle sünnet, dini kimlik ve kişilik için sıhhat ölçüsüdür.. Bu durum Hz. Peygamber'e bizzat dinin sahibi tarafından verilmiş olan "İnsanlara ne indirildiğini açıklama" Nahl 44 yetkisinin doğal sonucudur. Nitekim ehli sünnet vel cemaatin görüşü de sünnetin sıhhat ölçüsü olduğu yönündedir. "SÖZ ANCAK AMEL İLE, AMEL VE SÖZ ANCAK NİYYET İLE,NİYETLİ SÖZ VE AMEL DE ANCAK SÜNNETE UYGUNLUK OLMAKLA BİR DEĞER İFADE EDER VE FAYDA VERİR." Müsned
Öte yandan, Müslümanın kolektif kimliğinin sosyal ve günlük hayattaki tezahürleri, şeair-i İslam diye bilinen değerlerdir.
Bunlar ise: Ezan, Kur'an, ramazan, oruç, minare, kubbe, hac ve menasiki, Ka'be, kurbanlıklar, mescid, cemaatle namaz bu şeairin başında gelir.
Şeair-i İslam, islamın tanıtıcı, belirleyici özel ve vazgeçilmez simgeleri, Allah'ın kendisine taat vesilesi ve alameti kıldığı her şey demektir.
Dini yoğunluğu olan günlerde, yıllardır belli çevrelerce özellikle şeaire yöneltilen medyatik tartışmalar ve saldırılar, Müslüman kimliğe yönelik son derece anlamlı, planlı ve bilinçli girişimlerdir.
SÜNNETTE KİMLİK İNKARI YOKTUR
İnananlar için dünyanın neresinde hangi kavme mensup olursa olsunlar üst kimlik "İslam Kimliği"dir. Hz. Peygamberin SAV Medine Sözleşmesinde, sözleşmeye taraf olan kabilelerin her biri tek tek sayılmıştır. Yahudi ve Hrıstıyanların kimlikleri ve dinlerinin emirleri istikametinde hayatlarını sürdürmeleri imkanı getirilmiştir. Zaten Hz. Peygamber, kendisinden önceki dinleri ve mensuplarını ikrar ediyor, ancak bazı sapmalara ve saptırmalara dikkat çekiyor ve onları düzeltiyordu.
Barış içinde insanca yaşamanın şartı hiçbir grubun kimliğini inkar etmemektir. Hz. Peygamber SAV kendisine gelen elçilere, "menil kavm-gelenler hangi kavim" diye açıkça kimliklerini belirtmelerini isteyen sorular yöneltiyordu. Kendisi de gerektikçe, ben Peygamberim, yalan yok. Ben Abdulmuttalib'in torunuyum diye kimliğini açıklıyordu.
Yine o SAV, bir kişinin milletini sevmesine karşı çıkmıyordu. Haksızlık yapanın kendi kavminden olduğu için kayırılmasına karşıydı. Bunu asabiye, ırkçılık olarak tesmiye ediyordu. Kavmiyetçiliğe duygusal ve psikolojik değil, sosyolojik ve hukuki tarif getiriyordu.
Yazıya Fransa'da yaşayan Afrikalı Amin Malhoof'un kimlik tarifiyle nokta koyalım: "Kimlik, insanı her şeyden ayrı kılan özelliğidir."