Geçen günlerde çok sevdiğim dostum, kardeşim Celalettin Sorkulu Hakk’ın Rahmetine kavuştu.
Erciyes İşletme Fakültesi yıllarında tanıştım Celalettin’le… Yirmi dört yıl süren bu dostluk, geçtiğimiz gün derin bir acı bırakarak içimde sona erdi. Cenab-ı Allah inşallah, ‘beraber secde ettiğimiz, beraber rukuu’ ettiğimiz dostlarımızdan ayırmaz, bizler gerçek alemde…
Ailesi ve bazı yakınlarının ‘Celal’ dediği, arkadaş grubunda ise ısrar ve inatla ‘Celalettin’ diye hitab ettiğimiz bu kardeşimiz, 1963 yılında Pınarbaşı Artmak’ta doğmuş. Gurbetçi bir ailenin çocuğu. Babası yurt dışında çalışmaya başlayınca , dört kızından sonra dünyaya gelen Celalettin’ini de alıp, düşer gurbet yollarına. Memleketten kopmak da istemezler ve mümkün oldukça her yıl dönerler, sıladaki yakınlarının yanına, tatillerini geçirmek üzere. Tatili geçirmek üzere geldikleri memleketlerinde, 1975 yılında, Eskişehir yakınlarında, babasının kullandığı araçla, elim bir trafik kazası vuk’u bulur ve Celalettin, annesi, babası ve ablasını kaybeder bu kazada. Üç ablasıyla beraber yetim kalır. Memlekette mi kalsalar, Almanya’ya mı dönseler kararsızlığından sonra yurt dışına yerleşmeye karar verirler. En büyük ablası çekip çevirmeye çalışır üç kardeşini ama Celalettin bir türlü ısınamaz gurbete. Hep gözü memleketindedir. On yedi yaşına gelince, artık hiç kimse tutamaz Celalettin’i Almanya’da ve döner ülkesine tek başına. Yatılı bir kolejde bitirir liseyi. İzmir’de bir yıl Almanca Bölümü’nde okuduktan sonra ısınamaz bu okula ve bir kez daha şansını dener ve Kayseri Erciyes İşletme’yi kazanır. İyice yerleşir ve ısınır memleketine, yaşamaya başlar tek başına Yavuzlar son durak’taki müstakil evlerinde.
İşte bu yıllarda tanıdım, yalnız ve tek başına Celalettin’imi. Benden üç yaş büyük olmasına rağmen, herhalde aynı sınıfta olduğumuzdan, bir türlü ‘ağabey’ diyemedim kendisine. İsmindeki Celal’in tam zıddı, yüzünde celaletten eser yok, tebessümün eksik olmadığı bir sima.
Erciyes İşletme’de okuduğumuz yıllarda, şimdiki gençlerin ‘kanka’ dedikleri bir tarzda dostluk başladı, Şükrü’yle beraber üçümüzün arasında. Günümüz, gecemiz, neredeyse yirmi dört saatimizde beraber oluyorduk üçümüz. Derslere mutlaka giriyor ve takip ediyorduk. Ders dışı zamanlarda pek dersle alakamız olmuyordu ama sınav öncesi üçümüz beraber geç vakitlere kadar, mutlaka çalışıyorduk. Üçümüzde fakültenin, sınıfın iyi talebelerindendik. Bütünlemeye bıraktığımız ders neredeyse yoktu. Geçkin ve seyrek sakalımız ve pantolon dışına salıverdiğimiz gömleğimizle, ders dışı zamanlarımızda okuduğumuz kitapların mütaalasını yapıyor, edindiğimiz bilgi ve birikimleri aktaracak, ‘tebliğe muhatap’ birisini bulursak, üçümüz aramıza alıyor, birimiz bitirmeden diğerimiz bilgi bombardımanına tutuyorduk, arkadaşlarımızı. Bazen bizim, bazen Şükrü’nün, çoğu zaman da müsait olduğu için Celalettin’in evinde beraber oluyorduk. Celalettin’in soğuk evini, yüreğimizin sıcaklığı ile ısıtmaya çalışıyor, hamarat elleriyle yaptığı mercimek çorbasını içerek içimizi ısıtıyorduk. Her işini kendisi görürdü Celalettin, yemeğini, ev temizliğini, söküğünü kendi dikerdi. Beraber olduğumuz zamanlarda, kitab okuyor, tartışma ortamı oluşturmak için azami gayret sarfediyor ve marşlarla şenlendirdiğimiz, gecelerimizi, meal okumaları eşliğinde uzatıyorduk. Ne kadar geç uyursak uyuyalım, sabah namazına mutlaka kalkıyorduk. Çoğu zaman namazda imamımız Şükrü olurdu, kamet içinse Celalettin’le göz göze bakıştıktan sonra, tebessümlü yüz ifadesiyle kalkar kamet getirirdi. Başörtüsü eylemlerinin yeni başladığı 86’lı yıllarda, oturma eylemlerinde, başörtüsü mitinglerinde, İslami faaliyetlerde, gecelerde, düğünlerde derneklerde, her zaman beraber olurduk. Birimizin sevdiğini hepimiz sever, birimizin nefret ettiğinden hepimiz nefret ederdik.
Kardaş, dindaş, gönüldaş, yoldaş, sırdaş ve ne kadar ‘daş’ varsa hepsinin ötesinde bir dostluk bağı vardı aramızda…
Üçümüz de okulumuzu geciktirmeden, zamanında bitirdik. Zamanında askerliğimiz yapıp, zamanında hayata atılarak, zamanında evlendik ve çoluk çocuğa karıştık.
Yedek subay olarak yaptığı askerlik dönüşü, Celalettin de mutlu bir evlilik yaptı ve üç erkek çocuğu oldu. Üçünün de ismi, çift isimli, en büyüğü onaltısında.
Kısa bir ortaklıktan sonra Eski Sanayi’de hırdavat ve nalburiye ticareti üzerine bir dükkan açtı. Bir süre sonra sağlık problemleri baş gösterdi. İki yıldan fazla dönemsel olarak tedavi gördü ve hastanede yattı. Bu dönemde en büyük yardımcısı, vefakar ve cefakar eşiydi.
Her on beş günde bir Davut el Kayseri’deki ‘tertil 6 okumalarına’ eşlerimizle birlikte katılıyorduk. Çoğu kez, telefonla ‘ders bu akşam mı’ diye sorar, ben de gelecek cumartesi olduğunu söylerdim. Orada görüşüp muhabbet ediyorduk.
Ağır, akıllı, ağırbaşlı ve vakur dostumuz Celalettin, kaşık çatlı yüzünde, hiçbir zaman kaşı çatılmayan, çocuk saflığındaki mütebessim yüzünden, her zaman tebessüm akan, güldüğünde kükreyen mizacıyla hafızalarımızda yer edecek.
Beyin kanaması geçirdiğini duyduğumuzda, Şükrü’yle beraber hemen gittik fakülteye. Yoğun bakıma alıp cihaza bağlamışlar. Altı gün boyunca ‘bir umut’, ‘ha gayret’ diye besmeleyle aradığım yoğun bakım telefonlarından hep aynı cevabı aldım. Hiçbir değişiklik yoktu. Ve 28 Mayıs Çarşamba günü saat onda, Hakk’ın Rahmetine ve sevdiklerine kavuştu.
Acımız, kederimiz, üzüntümüzün bizde oluşturduğu şoktan daha büyük bir şoku kimbilir, belki, annesi, babası ve ablası yaşayacaklar: ‘Ah Celalim ne kadar büyümüşsün görmeyeli!’
Allah Rahmet etsin, mekanı Cennet olsun…