Yılda bir kere yapılan, gençlerin geleceğini kendisine indirgediği üç saatlik bir sınavın yapılmasında okullar imtihan yeridir. Burada görev yapan öğretmenler de, yılda bir kere, bu öğrencilerin başında görevlidir. Kendi okulu veya başka bir yerde, salon başkanı veya gözetmen görevi olabilir.
1997 yılı ya da sonrasında, ÖSYM sınavında, Erciyes Üniversitesi’nin bir binasında görevliyim. Salon başkanı ise bir araştırma görevlisi. Ancak ben bilim doktoru olsam da resmen öğretmenim ve ÖSYM’nin görevlendirme protokolünde öğretmen 29. sırada. Sonuçta salonda söz sahibi olan, adı üstünde, “salon başkanı” idi. Her zamanki gibi sınav başladı. Aradan 2 saat gibi bir zaman geçti. Derken bir genç kız yerinde kıpırdanmaya, ara sıra bize bakmaya başladı. Uzun sürmedi ve kız “Affedersiniz, sıkıştım, tuvalete gitmem lazım, izin verirseniz…” dedi. Ben “Olur” dercesine başkan olan arkadaşa baktım fakat cevap öyle değildi. “Hayır! Yasak. Ya oturur yazarsınız ya da çıkar gidersiniz.” dedi. Hayret ettim. Kız yerine oturmadı; pencere kenarına dikildi, ayakta durarak, bacaklarını sıkarak bir süre daha sorulara cevap verdi. Demek ki ayakta durmanın biraz daha geciktirme imkânı vardı. Başkan hiç rahatsız olmadı; içimden “Keşke başkan olsaydım” dedim. Sonunda dayanamadı; hızlı adımlarla salonu terk etti.
İlk defa gördüğüm, kim olduğunu da merak etmediğim bu araştırma görevlisi muhtemelen şimdiye kadar doçent olmuştur. Bu husus aklındadır ya da unutmuştur ama ben bunca yıl sonra, bu yıl ki ÖSYM Kitapçığının 18. sayfasında “g” bendini okurken o günü hatırladım.
“Sınav sırasında adaylar tuvalet, revir gibi ihtiyaçları için sınav salonundan kısa bir süre çıkmak isteyebilir. Bu durumdaki adaylara izin vermeye başkan yetkilidir. Salon başkanı adayın kötü niyetli olmadığına kanaat getirirse, bir gözetmen eşliğinde dışarı çıkmasına izin verir. Eğer aday tuvalet ihtiyacı için çıkmak istiyorsa ve salondaki gözetmen ya da gözetmenlerin cinsiyeti adayınki ile aynı değilse bu görev için bina denetim görevlisinden yardım istenir. Tuvalete giden adaya refakat eden gözetmen ya da bina denetim görevlisi adayın koridorlarda ya da tuvalette başkalarıyla konuşmasına ve bir şeyler alıp vermesine izin vermeyecektir.”
Aradan on yıl kadar bir zaman geçti. Bu özgürlükçü cümleler hoşuma gitti. Bu noktaya gelen kafaları tebrik ederim. Çünkü bu yasak yüzünden, yıllarca, söyleyen- söylemeyen, nice gençler sıkıntı çekti. Gencin geçmiş yıllarını ve geleceğini üç saate indeksleyen bir imtihanı tartışırız. Ancak imtihan şartlarını daha çok tartışırız. Çünkü yasak konan konular, eğitim/öğretim ve hoşgörü açısından düşünüldüğünde, akıllıca konmuş yasaklar değildir. İşte on yıl sonra vazgeçilen, medeni hale gelen bir madde. İçinde “Salon başkanı adayın kötü niyetli olmadığına kanaat getirirse” gibi niyet okumaya bırakılmış saha olsa bile, bu bendeki cümleler insan haysiyetine yakışır cümlelerdir. Böyle bir sınavın heyecan oluşturduğunu, heyecanın dili/dudağı ve boğazı kuruttuğunu, içilen suyun normal zamandan daha fazla kişiye biyolojik baskı yaptığını bu dersleri profesörü olan kocaman kocaman adamlar en iyi bilir. Ama önce kafalar değişmelidir. Bunun için de demek ki onlarca yıl gerekmektedir.
Padişahlık krallıktı, dünyadaki değişmelere paralel olarak değişti. İttihad ve Terakk’ Partisi’nin görevlileri yeni devlete temeller attılar; elbiseler biçtiler. Ancak kafalar aynı kafa, yasakçı zihniyet aynı zihniyetti. Bize en yakın olan 80 Devriminden sonra, asker emeklisi Hasan Sağlam tarafından kurulan öğretmenevleri de aynı durumda idi. Önce sormadan herkesi üye yaptılar. Aidatları maaşından peşinen kestiler. Kurulan tesislerden yararlanmaya gelince, “kot pantolonlu” diye beni kapıdan çevirdiler. Günlerden “Pazar” olsa da, Hırvatların başımıza bela ettiği kravat boynumda takılı olmadığı için, içeri almadılar. 2000’in başlarında, eşimin başı örtülü diye kapıdan çevirdiler. Aradan onlarca yıl geçti. Milli Eğitimdeki asker kafası bir miktar değişti. Şimdi öğretmenler özgürler. Aidatlarını ödedikleri –adı üstünde- öğretmenevlerine kot pantolonlu, kravatsız, başörtülü girebilmekteler. Öğretmenevlerinin başına bir şey mi geldi!? Özgürlükçü olma için, bunca yılın yasakçı zihniyetle geçmesi mi gerekli!
Aynı ÖSYM kitapçığının aynı sayfasının “b” bendinde ise eski yasakçı zihniyet devam etmektedir: “Başı örtülü olarak sınava girmek isteyen adaylar olabilir. Aday başörtüsünü çıkardığı takdirde sınava alınacaktır…..” Bilinen yılan hikâyesi…
Yarın, özgürlükçü kafaların düşüncesi hâkim olduğunda, başörtü yasağının tuvalet iznine dönüşmesi gerçekleştiğinde, “aklın ve bilimin aydınlığında” ve öncülüğünde hareket eden ettiğini söyleyen üniversiteler ve üniversiteliler, yasakçı zihniyette direnenler ne diyecekler?!. Ben daha önceki bir yazımda Utanç Duvarı’ndan bahsetmiştim. Yine bu mekânda, piramidin tepesinde olduğunu var sayan adamların yaşadığı alanda. Bu piramit Mısır’da değil! Bu “Utanç Duvarı” –Almanya’da yıkıldı da- İsrail’de değil. Tam burada.
Açlık güdüsü gibi “Boşalma” da biyolojik bir güdüdür. Hayvanlarla ortak olduğumuz nokta. İnanç ise sadece insanlara özgüdür. Güdüleri gençlere öğreten üniversite, inanma ihtiyacından doğan bir ihtiyacı, uyduruk gerekçelerle, görmemezlikten gelmektedir. “Önce karar verip gerekçesini arkadan uydururuz” diyen yargı da Üniversitenin Hukuk Fakültesi’nde yetişmektedir. Aksi yazılı Anayasa’ya rağmen… Üniversitedeki hoşgörü taraftarı kişiler çoğaldıkça bunlar da bitecek; çekilen çileler tarih sayfalarında kalacaktır. Ancak onlarca yıl çile çektikten sonra…
Ama ne demiş atalar? “Göle su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlar.”