“”BALIN VARSA SİNEĞİN BOL OLUR.”” CERVANTES
Andre Gide’nin Pastoral Senfonisini okuyanlar anımsar. Doğuştan kör olan küçük kız renk nedir ki diye sorar. Papaz efendi; sesler varya hafıften başlar, gittikçe yükselirya onun gibidir renkler koyu, açık,gri vs. Yani senfoni gibidir renkler dünyasının cümbüşü, diyince kör kız anladım der. Kör kız yani senfoninin resime uygulanışı olan “Pastoral senfoni” cümlesinin geçtiği kitap acıma ve Hrıstıyan ermişinin fevkal beşer insanüstü hümanizmasını sabrını ve iyiliğini Andre Gide --ki kendisi aynı zamanda bir papazdır—nin usta romancılığıyla okuduğunuzu farzedin. Sefillerin de yazarı olan Gide, onun kadar olmasada bu küçük eserinde de ustalığını gösterdi mesajını verdi diyebilirim.
İyi bir hoca efendinin yapmasını istediğiniz yahutta hocalar, müftüler hayatta bu kadar özveriye ve sorumluluğa girmezlerdi diyebileceğiniz her türlü meziyeti taşıyan olağan üstü bir papazın lirik, etik, romantik daha bilmem ne usluptaki romanıdır Pastoral Senfoni.
Kör, sağır ve yatalak olan bir kızcağızın beş çocuklu bir aileye ailesinin rızasının hilafına vaaza gittiği kasabadan habersizce getirilişi ve ilgi ve eğitimle hayata kazandırılmasının romanıdır. Türk film ve romanlarındaki hoca tiplerini, tip diye yazanların okuyup titremeleri ve adam gibi ve okumaya değer eser yazmalarını tetikleyecek seviyede bir roman. Tabi ki hala kendilerini Müslüman ve Türk olarak hissedenleri kastediyorum.
PAPAZIN, BAŞINA SARDIĞI ANGARYA
Aile ocağına, kucağımdaki bu zavallı mahlukla döndüğüm zaman nasıl karşılandığımı saklamayacak kadar gerçeğe saygım vardır. Karım, belki çoğu erkeğin arayıp da bulamadığı kadar, güzel meziyetleri olan bir kadındır. Ancak, para harcamada olduğu gibi, sevgi ve acıma duygusunda da cimri davranır. Haydi para neyse; ya sevgi, acıma duygusu? Çok harcamayla şeylermiş gibi, onlarıda oldukça hesaplı kullanır. Anlaşamadığımız ve zaman zaman münakaşa ettiğimiz tek nokta da budur.
Beni, kucağımda o zavallı kızla birlikte, görür görmez ilk söylediği şey: “Yine başına hangi angaryayı sardın?”sorusu oldu.Aman Ya rabbi! Karımın bu karşılama şekli, benim beklediğimden ne kadar uzaktı! Her seferinde yaptığım gibi, ağızları bir karış açık soru dolu gözlerle bize bakan çocuklarımı salondan uzaklaştırdım. Elimden geldiğince, onların böyle tatsız ve gereksiz münakaşalarımıza şahit olmasını istemiyordum. Yalnız küçük kızım Charlotte, arabadan kucağımda canlı şeyle inişime sevinmişti. Ellerini birbirine çarpıp zıp zıp zıplarken, analarının çömezi olan diğer çocuklar alaylı sözlerle onu soğutmakta gecikmediler….
Ne çocuklarım, ne de karım kucağımdaki kızın kör olduğunu biliyorlardı. Onu yere dikilttikten sonra, elinden tutuşuma, zavallının korkudan çıkardığı iniltilere bir anlam veremediler. Ben dahi bu sakat kızın çıkardığı tuhaf iniltileri duyunca şaşkınlık geçirdim. Sesi, insan sesine hiç benzemiyordu. Sanki yaralı küçük köpek uluyordu…
Kendi dar ve küçük dünyasından ilk defa olarak uzaklaşmanın korkusu ve paniği içinde idi. Dizlerinin bağı çözülmüş, adeta yürümeyi unutmuş gibiydi.. Oturması için altına bir sandalye sürdüğüm zaman titredi ve inleyerek yere çöküverdi. O anda, sandalye denen şeyin ne olduğunu bilmediğini anladım. Yaşlı kadının evinde, ilk onu gördüğüm durumu hatırladım. Kızcağızın kalkmasına yardım ederek, onu ocağın yanına götürdüm. Ocağın kenarına yaslanıp çömelince biraz yatışır gibi oldu.
Karım, her zaman yaptığı gibi, içinden gelen fıtri acıma duygusunu bastırmaya çalışarak: “Bununla ne yapmak niyetindesin?” diye sordu. Sesindeki ton ve kullandığı “Bununla” sözü, zavallıyı hor gördüğü açıkça belli oluyordu… “Bununla” sözünü duyar duymaz tüylerim diken diken oldu. Öfkelenmemek ve ağzımdan kırıcı bir söz kaçırmamak için kendimi zor tuttum.İmanlı bir aile olmamız sebebiyle, en güzel cevabın kutsal kitap’tan-İncil-verilebileceğini ve bunun onları yumuşatacağını düşündüm..
Elimi kör kızın alnına koydum. Çevremde toplanan ev halkına döndüm. Sesime şevkatlı bir ton vermeye çalışarak:
--Kaybolmuş kuzucuğu geri getirdim… dedim.
Karım, İncil’deki bu tür teşbihli ayetlere kafa yormayacak kadar dünyaya bağlı bir insandı. Ona göre ibadetlerini yapmak, evine ve çocuklarına hizmet etmek, insanlara zarar vermemek cennete gitmeye yeterli sebeplerdi. Fakire, yetime, muhtaca yardım etmek devletin ve kilisenin görevi idi. Ben de din adamı olarak vaaz ve nasihat etmeli; devletin ve kilisenin işine burnumu sokmamalıydım.