Kayseri’nin de içinde bulunduğu Kapadokya Bölgesi’nde, tarihi süreç içerisinde birçok toplumun sığındığı, korunduğu ve yaşamını sürdürdüğü, mağara evler ve yeraltı şehri bulunmakta.
Bir kısmının milattan önceki tarihlerde kazıldığı ve bölgede bu yapılardan dört yüz civarında olduğu söyleniyor.
Güzelim Orta Anadolu bozkırlarının ortasında yaşayan bu toplumlar, acaba hangi nedenlerle, o günün şartlarında kayadan evler yontarak, havasız, güneşsiz ve rutubetli mekanlarda yaşamaya zorlanmışlardır?
Özellikle putperest/pagan inanca sahip Roma yönetiminin, çoğu mermerden görkemli binalar yaptığı bir dönemde, bu topluluklar kendilerine yer üstünde yaşamayı hangi nedenlerden ötürü reva görmemişler? Kendilerini yerin yüzlerce metre altında, karanlığa mahkum etmişler?
İsa a.s’ın getirmiş olduğu mesajın bu topraklarda yaşayan topluluklar tarafından kabulünden sonra bu mü’min toplumlar belki tarihte benzeri görülmemiş, baskı, sindirme, yıldırma ve işkenceye tabi tutuluyorlar, zalim putperest Roma rejimi tarafından.
Kur’an’da geçen, Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Uhdud örneğinde olduğu gibi, bu toplumlar içinde iman mücadelesi veren muvahhid bir grup genç ‘meskenim dağlar’ deyip mağaralara çekilirken, bir başka grup ise oyulan çukurlara, hendeklere, mağaralara doldurulan ateşler içinde yakılarak, işkencenin en ağırına tabi tutuluyorlar...
Bu tarihte yaşanan olayların bunlardan ibaret olmadığı gibi, bu olayların cereyan ettiği yerlerin neresi olduğu ile ilgili kesin bir bilgi olmasa bile, bu bölgeye o kadar uzak bir yerler de değil.
Yer altında kendi inanç ve dinlerini, güvenli ve korunaklı bir ortamda yaşamak için verilen bu mücadelenin, ‘güneşi görmeden ölen’ bağlılarının yaşadıklarını hatırlamamak ne mümkün, hala o günkü ihtişamıyla varlığını koruyan, derin mağara şehirlerde.
Derinkuyu’nun derinliklerinde, güneşin doğuşunu ve batışını görememek; karı, kışı yağmuru, soğuğu, ayazı, sıcağı hissedememek; karanlık ortamda sevdiklerinin ‘mah cemalini’ görememek; ‘ha geldiler ha gelecekler’ endişesiyle bir ömür sürmek, kolay ve tercih edilen bir yaşam biçimi olmasa gerek.
Yer üstünde, bozkırın ortasında kamüflaj edilmiş birkaç metreküp bir kaya parçasının altındaki, bir atın ve bir adamın ancak sığabileceği bir girişin altında, inancını özgürce yaşayabileceği bir kültür ve medeniyet havzası oluşturmak, bu insanların severek ve arzu ederek tercih ettikleri bir yöntem olmasa gerek.
Bu girişler zalim Roma askerleri tarafından tesbit edilip, aşağıda yaşayanları kılıçtan geçirmek istediklerinde ise yapacakları şey korktuklarından dolayı yeraltına inmek olmuyor elbette. Göremedikleri, sayısını ve kimler olduklarını bilmedikleri bu insanları yok etmenin tek yöntemi, ağzı tıka basa samanla doldurulan bu girişleri ateşe vererek aşağıdakilerin, havasızlık ve dumandan boğularak ölmesini sağlıyorlar.
Yer altına doğru onlarca kattan oluşan ve bir kattan diğer kata geçişler üzerinde tonluk yuvarlak kayalarla kapı ve kapakçıklar oluşturulan bu şehirlerin iki büklüm geçilen dar sokaklarının duvarlarında kazma darbeleriyle ile işlenmiş, acıları, feryatları, yalnızlıkları, ayrılıkları, çile çekmeleri, doğumları, ölümleri, inlemeleri, acı çekmeleri hissetmemek ne mümkün.
Yer üstündeki kara zulmün karanlıklarının oluşturduğu siyahın her tonunun temaşa edildiği şehrin derinliklerinde, yer altı hayatıyla bütünleşmiş, olmazsa olmaz mekanlarından birisi de şehir halkının toplu olarak inançlarının gereklerini yerine getirdikleri, ibadethaneler.
Zalimler, yer üstünü, yer altını zindan etseler bile, Allah’ın iman nurunun, yerin yüzlerce metre altında olsa bile insanlığı aydınlatmasına engel olamadılar. Şairin dediği gibi, ‘Dağları oyup zindan etseler, Allah nurunu söndüremezler!’
İlerleyen zaman içinde tahrifata uğramış bir inancın sahibi olsalar bile, bu insanlara yer yüzünde, yer üstünde, özgürce imanlarının gayreti içinde onurlu bir yaşam fırsatı vermiyor, Roma rejimi M.S. 325 yıllarına kadar. İnanç mücadelesi verenlerin, direnç ve mukavemet tahammülü, Roma rejiminin ‘ılımlı inanç’ projesiyle bir noktada kesişince, pes ediyor artık Roma yönetimi ve bu insanların inançlarını, dinini resmen ve alenen kabul ediyor.
Kapadokya’yı, mağara evleri, yer altı şehirlerini, birde bu bakışla gözlemlemeye ne dersiniz?