Mahir Kaynak Beyin, önceki günkü yazısı zihin açıcı bir yazıydı.
Mahir Bey o yazısında şöyle diyor;
“Bir darbenin üç unsuru vardır:
Birincisi; ideoloji ve güncel siyaset çerçevesinde var olan düzenin eleştirilmesi ve yeni modelin gerekli olduğu düşüncesinin yaygın hale getirilmesi,
İkincisi; ülkede güvensizlik yaratacak eylemlerin yapılması,
Üçüncüsü; darbeyi yapacak gücün harekete geçirilmesi. Bu üç unsurun söylemlerinin darbenin nihai amacı olduğu kanısı tamamen yanlıştır. Üstelik bu eylemleri yapanlar da gerçek amaç hakkında genelde herhangi bir bilgiye sahip değillerdir. Bu süreçte rol alanların yeni yönetimde görev almaları da onların aktör olduğu anlamına gelmez. Darbe liderinin ulaştığı mevki darbeyi planlayanların saklanması için kullanılan bir örtü niteliğindedir. Genelde darbenin kendisi üzerinde tartışılır ve bu taraftar ya da karşı olmak biçiminde olabilir. Oysa darbenin asıl planlayıcısı amacına darbeye yönelik tepkilerle ulaşır. 12 Eylül, darbecilerin ülkeyi yönetmesi için yapılmamıştır ve darbe sonrasında uygulanan ekonomik model sürecin başından beri ulaşılmak istenen sonuçtu ve bu bizim hiçbir katkımız ve direncimiz olmadan başarıldı… Ergenekon operasyonunun ayrıntılarıyla uğraşmak yerine eğer bir darbe gerçekleşirse karşı hamlenin ne olacağını düşünmek gerekir. Darbeciler ideolojik amaçlarına ulaşabilirler ama Güneydoğudaki durum ne olur, bölgeyi kontrol edebilirler mi yoksa tepki demokrasi ve soy farklılığı adına oluşur ve ülkemiz baş edemeyeceği bir sorunla karşılaşır mı?
Bu konuda değişmez bir düşüncem var: İdeoloji bir araçtır ve bunu amaç zannedenler hiç ummadıkları sonuçlarla karşılaşırlar. Bu sadece bir taraf için değil çatışan her iki taraf için de geçerlidir.”
Sayın Mahir Kaynak’ın son tespiti olan ‘İdeolojiler bir araçtır…’ şeklindeki tespitine reel politik açıdan katılmakla beraber, 12 eylül darbesiyle birlikte ulaşılmak istenen ‘EKONOMİK MODEL’ de bir ideo-loji dir.
Bu gün adına ‘ERGENEKON’ denilen darbe girişim-lerinin bidayetinde bir darbe başarısı elde edildiğinde, kimin lehine sonuçlar doğuracağı da geçmişteki darbe sonuçlarına bakılarak tespit edilebilir.
Ve fakat kestirmeden ‘ERGENEKON’ adının bir post-modern çete adı olarak anılıyor olarak bırakılması bir efsaneye-bir tarihe ihanet olacaktır.
‘Ergenekon’ Türklerin Türeyiş efsanesinin adıdır.
Çeşitli versiyonlarla ve bir dişi kurttan (Asena) türediklerini söyleyecek kadar batıl ve ilkel inanışların ötesinde İlhanlı tarihçi Reşideddinin tarih kitabından efsane şöyle özetlenebilir;
"Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bütün kavimler birleşerek Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Türkler çadırlarını, sürülerinin bir yere topladılar. Çevresine hendek kazdılar, beklediler. Düşman geldi. Vuruş başladı. On gün vuruştular, Göktürkler üstün geldi." Düşman, Türkleri er meydanında yenemeyeceklerini anladığından hileye başvurur ve Göktürkleri gafil avlayıp, çadırlarını basar. Büyük bir katliam gerçekleşir.
İl Han'ın küçük oğlu Kayan (Kıyan) ve yeğeni Tukuz (Negüz) kadınlarıyla birlikte düşmanın elinden kaçar ve onların bulamayacağı bir yere "Ergenekon" a (Sarp Dağ Beli) gelirler. Burası geçit vermez, sarp dağlarla çevrili orta yeri düz, verimli bir ovadır. Burada bir müddet sonra nüfusları gittikçe çoğaldığında, birbirine akraba, ayrı ayrı "oba"lar oluşturdular. Nihayet dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri Ergenekon'a sığamaz oldu. Kurultay toplayıp, Ergenekon'dan çıkma kararına vardılar. Çıkış için tek bir geçit vardı fakat burası da demirdendi. Bir demirci ustasının fikriyle demir dağ büyük bir ateş yakılıp, devasa körüklerle harlandırılarak eritildi. Nihayet, Börteçene (Bozkurt) adlı bir başbuğun liderliğinde, Türkler Ergenekon'dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar…’
Ergenekon’dan çıkışın ve bütün dünyaya yayılmanın öncüleri Börü Budundur.
Tarihte kurulan ilk gizli teşkilattır.
Gök Türk hakanı İlteriş Han tarafından 680 yılında ilk aşamada 50 kişiden mütevellit olmak üzere kurulmuştur.
Börü Budun, itina ile Bilge Tonyukuk tarafından katışıksız Töre ehli boylardan seçilirdi.
Seçilenlerde Tanrıya teslimiyet,
Milletine ve yurduna bağlılık,
Töreye sadakat,
Bilge ve ketumiyet,
Cesaret Cihangirlik ve cömertlik gibi özellikler aranırdı.
Börü; Kırgızca Kurt demektir.
Budun; boy-kavim-Millet anlamına gelir.
Börü Budun; Kavmin yol göstericileri anlamına gelir.
Büyük Selçuklu devletinin kurucusu Selçuk Bey de Börü Budun mensubudur.
Börü Budun, Türkler İslam la müşerref olduktan sonra ALPEREN-‘GAZİ DERVİŞ’LER’ e dönüştü.( Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin Dergâhın da yetişen 99 bin)
Alperenler-Gazi Dervişler, şu prensipler üzerine hizmet ederlerdi.
Hakkı bilmek
Cömertlik
Sadakat
Allah aşkı ile yanmak
Kanaatkâr olmak
Pür dikkat kesilmek.
Dikkati bir noktaya toplayabilmek,
Yüksek ahlak sahibi olmak,
İnsanlara, İyiliği öğütlemek, kötülükten uzaklaştırmak,
Adaletin yeryüzüne hâkim olması için çalışmak (Nizam-ı Âlem) gibi.
Börü Budun’un kurduğu alt yapı ve desteği ile mütevazı bir Uç Beyliği olan Osmanlı; Beylikten Devletleşmeye, Devletten İmparatorluğa geçmiştir.
Timur Han; 1395 yılında Altınordu Toktamış Hanı Terek Savaşında yenerek Devletin parçalanmasına ve Ruslar tarafından yıkılmasına zemin hazırlaması ile, 1402 yılında Osmanlı Devleti Sultanı Yıldırım Beyazıt Hanı yenerek Fetret devrini başlatması Müslüman Türklerin batıya karşı hakimiyetinde zafiyetler meydana getirmişti.
Hakanlar arasındaki bu savaşlar, Türk Devletlerine zarar veriyordu. Börü Budun, Timur Han’dan Türk Devletleriyle savaştı diye desteğini çekmiştir.
Balkanlar da, Osmanlı Devletinin hâkimiyetinin sürdürebilmesi ve yeni yerlerin fethi için Börü Budun, “Akıncılar” birliğini kurdurmuştu. Akıncılardan bin kişinin komutanına “Binbaşı”, Yüz kişinin komutanına “Yüzbaşı”, On kişinin komutanına “Onbaşı” denilirdi. “Akıncı Beyi” ise bunların üzerinde komuta merkezinde idi. Bu komutanlar, Börü Budun da söz sahibi “Gök Börü” tarafından soylu Müslüman Türk Ailelerinden seçilirdi.
Tarihte ilk komando olarak tevarüs edenlerde Akıncılardır.
Osmanlının son dönemlerinde, Enver Paşa tarafından kurdurulan “TEŞKİLAT-İ MAHSUSA” da bu geleneğin bir devamı olarak kurulmuştur.
Tüm İslam Âleminde yeniden Diriliş ve Emperyalizme karşı savaş için, her türlü yokluğa rağmen verilen bir mücadele örneğidir. Osmanlı 1. Dünya Savaşında mağlup olup Vatan toprakları işgal altına girdiğinde Teşkilat-ı Mahsusa Kurtuluş Savaşına katılmış ve çok önemli hizmetler yapmıştır.
Teşkilat-i Mahsusa da görev yapan bazı ünlüler :
- Eşref Kuşçubaşı
- Süleyman Askeri
- Rauf Orbay
- Mehmet Akif Ersoy
- Ali Fethi Okyar
- Fuat Bulca
- Çerkez Ethem
- Dr. Refik Saydam
- Şerif Burgiba ( Habib Burgiba’nın babası)
- Mısırlı Aziz Ali Bey
- Arabistan’da İbn-ür Reşid
- Şimali Afrika’daki Senusi Şeyhleri v.b. gibi…
Daha sonra dâhili ve harici birçok güce rağmen ordumuzu (TSK) ve Mit teşkilatının kurucu ruhu olan bu gelenek varlığını sürdüre gelmiştir.
Teşkilat-ı Mahsusa’yı kuranların ve birçok mensubunun İttihat ve Terakki mensubiyetinden hareketle, bu gün ‘Ergenekon’ adıyla kendisinden bahsedilen gizli ‘Çete’ teşkilatını Börü budun ‘nun geleneksel bir devamı ve benzeri olarak algılamak çok yanlıştır. Bu gün ‘Ergenekon’ ismiyle kamufle edilen ‘ Darbeci Çete’ nin öyle bir tarihi arka planı olmadığı gibi menfaat devşirme ve güç elde ederek memleket idaresini ele geçirme amacından başka bir gaye ve ülküleri yoktur.
İttihat ve Terakki’ye giydirilen jargonun günümüze uyarlanmış bir benzeri elbise giymekten başka tarihi kökleri yoktur.
Ve fakat bu gün yaşanan bu izmihlal, Börü Budun-Alperenler-Gazi Dervişler-Akıncılar geleneğini devam ettirenler bitmiştir ve yoktur anlamına da gelmez.
O geleneğin erenlerini, Küresel güçler ve onların sermayeleri Para-Kadın ve Makam bozamaz ve bunlarında peşinden koşmaz.
Yüksek bir ahlak üzere olmadıkça böyle bir geleneği kimse sahip çıkmakla sürdüremez.
Çakallardan Börü Budun olmaz.
Vesselam.