Hakikat hakikatle çatışmaz diye bir görüş sık sık dile getirilir düşünce ve felsefe çevrelerinde. Bu gerçeğin söylenmesine neden olan din ile bilimin zıtlığı savlarına karşı çıkma saikidir. Din hakikattir, felsefe de din değil ama hakikati arayan bir disiplin olduğu için hakiki felsefe dine karşı olamazı savunanları yıllardır okuyorduk, en son Platon’un TİMAİOS’ unu okurken esas ilgi ve alaka konumuz olan dinle ilgili filozofların dinle felsefe çatışmaz, felsefe sadece dini inceleme konusu olarak seçer ve irdeler görüşleri beynimde tekrar canlandı ve sayın okuyucularıma felsefi eserlerin başat ve filozofların verdiği ve günümüze ulaşan eserlerin içinde en geniş ve tutarlı tariflere dalan TİMAİOS’un tanrı ve verdiği duyumların yüce nimetler olduğu savlarının nazara verildiği kısımlardan sevgili okuyucularımı yararlandırmak istedim. Dileyenler kitabı alıp okuyabilirler. Felsefe din çatışması yaratanlar işi bilmeyenler cahillerdir, cahil ne dini hakkıyla bilir ve anlar ne de diğer düşünce disiplinlerini. Bütün düşmanlıkların ve düşmanlık fikirlerinin alt yapısını oluşturan tek hammade cahillik ve yetersizliktir.
TİMAİOS: GÖRME BİZİM İÇİN EN BÜYÜK NİMETTİR
Şimdi gözlerin , bizim faydamıza gördükleri en önemli işten bahsedelim; tanrı gözlerimizi bize o iş için bağışlamıştır. Bence görme, bizim için en büyük nimettir, çünkü gök cisimlerini, güneşi göğü görmemiş olsaydık bugün evren hakkında ortaya atılan açıklamaların bir kelimesi bile ağzımızdan çıkmazdı.
Ama bize zaman bilgisini, bütünün özünü inceleme imkanını vermiş olan sayıyı bulduran, gerçekte, geceyle gündüzün, ayların biteviye giden mevsim değişikliklerinin, gece-gün eşitliğinin, gün durumunun görülmesidir.
Felsefeyi, insanoğlunun, tanrıların cömertliği sayesinde kavuştuğu ve bir eşine hiçbir zaman kavuşamayacağı o en değerli nimeti “GÖRME”ye borçluyuz. İşte benim, görmenin bize sağladığı en büyük iyilik dediğim şey budur. Görmenin bunun kadar önemi olmayan, öteki iyiliklerini övmek neye yarar? Gözlerini kaybedince boş yere ağlayıp, sızlanan sızlanan yalnız filozof olmayandır. Biz bu büyük nimetin nedeni şudur diyelim: Tanrı görmeyi, zekanın gökteki devirlerini seyrederek onları düzensiz olmakla beraber göğün değişmez devirleriyle aynı soydan olan kendi öz düşüncemizin devirlerine uyduralım diye icat edip bize verdi; böylece gökteki bu hareketleri iyiden iyiye inceleyip düşünüşlerin tabii doğruluğundan pay aldıktan sonra, tanrının hiç değişmeyen hareketlerini taklit ederek yanlış yola sapmaktan geri kalmayan kendi hareketlerimizi doğru yola sokmamız mümkün olacaktır.
Sesle işitme hakkında da aynı şeyi söyleyebiliriz: Tanrılar onları da bizlere aynı şeyleri düşünerek, aynı sebeplerden ötürü vermişlerdir. Gerçekten söz, bize aynı iş için bağışlanmıştır, ve bu işi becermemiz için geniş ölçüde yardım eder. Musikide sesin dinlenmesine ayrılmış olan bütün o kısım da bize düzen için verilmiştir. Çünkü hareketleri ruhumuzun düzenli devirleri ile aynı özden olan Musalar ile düşünce bağlılığı olan insana, bugün sanıldığı gibi hiç de kendisine düşünüşsüz bir zevk vermeye yarayan bir şey gibi görünmez. Tam tersine olarak Musalar onu bize ruhumuzun, içimizde, düzenini kaybetmiş olan devirli hareketlerini birbirine uydurmaya, düzene sokmaya girişen bir yardımcısı olarak vermişlerdir. Aynı tanrılar insanların çoğunun huyundaki ölçü, zariflik noksanlığını gidermek için de ritimi vermişlerdir.
Buraya kadar söylediklerimizde, bazı ufak tefek şeyleri bir yana bırakırsak, yalnız zekanın gördüğü işlerden bahsettik. Bu incelemeye zorunluluğun etkisinden doğan şeyi de katmalıyız; çünkü bu evrenin doğmasında zorunlulukla zeka birleşmiştir. Bununla beraber zeka zorunluluğu, doğan şeylerin çoğunu iyiliğe doğru götürmeye sürükleyerek, ona üstün geldi. İşte böylece bu evren daha başlangıçtan itibaren bilgeliğe boyun eğen zorunlulukla, bilgelik üzerine kuruldu.