İnsanlık tarihine baktığımızda sözlü kültür baskındır. İslam tarihinde de öyle. Ama söz uçup gittiği ve yazı kaldığı için, yazılı kültür daha fazla sanılır. Kuran metni de günümüze sözlü kültür yani ezberle gelmiştir ancak yazı ile takviye edilmiştir. Çünkü “Hafızayı beşer nisyan ile maluldür” yani insan beyni zamanla bazı şeyleri unutur.
İslam insanlığa daha çok sözle sunulmuştur. Rasul(s.a.s.), dava arkadaşlarına, onlar sonrakilere, her kuşak bir sonraki nesile, bilenler bilmeyenlere sözle anlatmışlar; bildiklerini aktarmışlardır. Ancak şu ölümlü dünyada, kişi yazmadıysa, anlattıklarından sonraki kuşaklara miras kalanlar bir yana, bildikleri kendisiyle toprağa gömülmüştür.
Sözün etkisi hemen görüldüğünden, damardan vurulan iğne gibi, hemen kana karışır. Yazının etkisi okunmasına bağlı olduğundan, kalçadan vurulan iğne gibi, kılcal damarlardan geçtikten sonra yerine ulaşır. Sözün etkisi ise kesin ve keskindir. Bu yüzden İslam geleneğinde “vaaz ve irşad” denilen, Müslümanlık bilgilerini halka aktarmanın görevini yapan âlimler vardır. Ancak, İslam dininde ruhbanlık yani “din adamları” diye bir sınıf olmadığından, din kimsenin tekelinde değildir; bilen bilmeyene öğretir. Bu işi meslek edinen, becerdiği veya görevlendirildiği için yapan kimselere vaiz denir. Kayseri’nin yakın geçmişinde vaizler, halka Müslümanlığı doğrudan anlatan kimselerdir. Radyonun olmadığı, teyibin henüz icad edilmediği, televizyonun “acaba?!” diye karşılandığı yıllarda –bir iki kuşak öncesinde- halkın en çok dinlediği kimseler, vaizlerdi. Özellikle merkezi camilerde olmak üzere, her camide bir vaiz olurdu. Kutsal gecelerde, Cuma günlerinde, hele hele Ramazan ayı gelince kürsüler hareketlenir ve bereketlenirdi. Halk, istediği vaizi dinlemek için, bir avuç Kayseri’de, istediği camiye giderdi. İllikten sonra bile… Vaazda cemaatin çokluğu, vaiz için bir çeşit oylama sayılırdı.
Geçenlerde bir vaizi, çevresi yıkıldığı için cemaatsiz kalan eski Terminal Camiinde, Berat Gecesi’ne denk gelen gecede dinledim. Asıl konuya geldi: Bu gece neler yapmamız gerektiğine. Geceyi iyi değerlendirmek gerekiyordu. Namaz ve kaza namazı kılmak. Kur’an okumak gibi. Kur’an okumayı bilmemek bahane değildi; çünkü her Müslüman Kur’an biliyordu. Hani “namazlık” diye bildiğimiz ezberler kastedilmekteydi. Dua etmek v.b. Milyon nüfuslu Müslüman Kayseri halkına, yetkili bir ağızdan, aynı şeyler iletilmekteydi.
Vaizin dediğine göre, Kur’an bu gece toptan dünya semasına indirilmişti. Yani bu gecenin mana ve önemine uygun idi. İşin doğrusu “Kuran okumak” öğüdünde vaizin, “Arapçasını bilmiyorsanız, Türkçe anlamını okuyun” demesini beklemiştim. Tam oraya gelmişti. Fakat “İmam, bildiğini okur” sözünde olduğu gibi vaiz de bildiğini anlatmaktaydı. Namaz bir ibadet olup kıraat yani bir miktar Kur’an okumak namazın farzıdır. Anlamadan da olsa, okuması anlaşılır. Ama bu geceyi değerlendirmek adına Kur’an okuma, okuduğunu anlamadan okumaya devam etmekse, değişen ne olacaktır?
Dünyayı bilmem ama Türkiye’de en çok satan ve okunan kitap Kuran’dır. Buna rağmen Kuran’a inananlar takımında beklenen gelişme olmuyorsa, bir yerlerde bir yanlışlık vardır. Şu kelimeyi özellikle kullanıyorum. Kuran’ın “şifa” olduğunu duymuşsanız, teşhis ve tedavi ile ilgisini kurarsınız. Okuduğumuz ve dinlediğimiz Kuran’ı anlamıyoruz; ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor. Okuduğumuzu anlamadan, yüzyıllardır Kuran okumaya devam ediyoruz. Sanki Kuran’ı anlamamak için aramızda gizli bir anlaşma var.
“Anlayarak Kur’an okuma” son derece önemlidir. Ben hafız değilim ama Kuran’da defalarca “Kuran’ın, anlaşılsın diye, Arapça olarak indirildiği” belirtilir. Hatta akılda kalsın diye, “Adınız Yusuf ise Yusuf Suresi’ne; değilse Zuhruf Suresi’nin başına bakın.” ”Yasin Yasin’e Karşı” dedim. Sadece bu konudaki ayetlerin yazılması bir makale oluşturur. Bu konuyla ilgili birkaç makale yazdığım için tekrara düşmek istemiyorum. “Araplara Yabancı Dilde Kitap, Türkçe Hatim Olur mu? Sekte’den Anlama” gibi makalelerimde konuyu irdeledim. İsteyenler, www.kayserigundem.com adresine bakabilirler.
İnsanlığın mirası ortak ve İslam buna taraf olduğundan; merkezi vaaz’dan yararlandığımız gibi uluslar arası imkânlardan da yararlanmalıyız. Aksini savunan olmadığı için bu fikir size saçma gelebilir ama aksi yapılıyorsa ne dersiniz? Mesela Fransız Victor Hugo(ö:1885), kendi dilinde bir roman yazıyor. Roman seviliyor ve dünya dillerine tercüme ediliyor. Türkçeye de çevriliyor; hem de birkaç kere. Defalarca baskı yapıyor. Biz de okuyoruz. Fransızca bilmediğimiz için tercümesini okuyor ve anlıyoruz. Kahramanlarını, yaptıklarını, yapmadıklarını öğreniyor; mesajını alıyoruz. Hangi romanı? diye sorabilirsiniz ama ben yazarın adıyla özdeşleşeni, “Dünya Klasikleri” arasına gireni yani Türkçe adıyla “Sefiller’i kastediyorum. İnanın, romanın Fransızca adını bilmiyor; merak da etmiyorum. Ama romanın ana fikrini biliyorum. Bu yeter. İsteyen romanın Fransızca adını öğrenir; isteyen Fransızca öğrenir ve aslından okur. Yazarın edebi üslubundan zevk alır ama bu işi yapabilmek bir ömür alır. Kimse de bunun için Fransızca öğrenmiyor.
Bir gazete makalesini aşacak cümleleri uzatıp sizi yormak istemiyorum ama “Kuran, anlaşılsın diye, üstelik perakende olarak 23 senede indirilmiştir. Bir romanla kıyaslanması düşünülemeyecek kadar önemlidir. Fakat “Kur’an okuyun” diyenlerin “buraya kadar gelememesi” üzerine dini gayrete geliyor ve soruyorum. Kim demişti onu?
Bunlar Victor Hugo’nun Sefilleri değil; bunlar bizim sefiller!
|