2009’un dinimiz, ülkemiz insanımız ve mazlum-maddesi ve manası tarümar alemi İslam için ümit hayır ve silkiniş getirmesi dileğiyle Prof. Dr. İlhami Güler’in “HAKİKİ DİNDARLIK”yazısından”ŞEHİR VE DİN”kısmını yorumsuz olarak sunuyorum. Allah CC dinin samimi olanlarından kılsın bizleri,dileklerimle.2009’un ilk yazısına BİSMİLLAH!
Çağımızda hakiki anlamda dindarlığın fiilen imkânsızlığını intaç eden unsurlardan başta geleni, seküler metafiziğin mücessem hale geldiği ‘Büyük-şehir’lerdir. Dindarlık, doğası gereği tabiatın (rahmetin, inayetin, nimetin) kucağında, köy, kasaba ve nüfusu 50–60 bin’i geçmeyen şehirlerde mümkündür. Bir Rus düşünürünün dediği gibi, eğer bir şehrin nüfusu yüz bin’i geçmişse orada “insanlık” mümkün değildir. Orta çağın İslam ve Hıristiyan şehirleri çoğunlukla bu sınırı aşmamıştır. Modern/seküler Batı Kültürünün yaratmış olduğu sanayi-endüstri şehirlerinin manevi/kültürel iklimini ve geleceğini en güzel Oswald Spengler tasvir etmiştir. Uzunca bir alıntıyla sözü Spengler’e bırakalım: “Bu şehirler, tamamıyla inceleşmiş zekânın canavarca sembolü ve içinde barındığı kap(tırlar); Kültürlerin kendi kendilerine dönerek içinde yaşam- devrelerini sona erdirdikleri megalopolis. Bu gibi dünya merkezlerinden bir avucu, bütün anavatanını değersizleştirir ve kendi dışlarında kalan yerleri aşağılık ve önemsiz “taşra bölgeleri” haline getirir. Babil, Thebes, İskenderiye, Roma, İstanbul, Pataliputra, Bağdat, Uxmal, ilk dünya şehirlerinin örnekleridir. Paris, Londra, Berlin ve özellikle New York daha yakın örneklerdir. [İstanbul’a, Ankara, İzmir, İzmit, Bursa, Antep, Adana, Diyarbakır’ı yakın örnekler olarak ekleyelim İG.] Bu şehirler “tümüyle zeka”dır. (Türkiye’dekileri istisna ediyoruz tabii olarak. İ.G) Ruhsuzluğun sembolü olan satranç tahtası biçimini erek edinirler. “Yuva” değildirler. Bu şehirlerin doğumu büyümeleriyle, zenginlik ve yoksulluk karşıtlıklarıyla, yapay uyarımlarıyla, toedium vitae’leriyle (yaşam sıkıntılarıyla) ve nihayet megalopolis insanının gittikçe artan kısırlıklarıyla ölümlerini gerektirir. Dünya şehri, ölüme doğru metafizik bir dönüş gösterir. Megapolis’in insanı artık yaşamak istememektedir. Köylü kadını her şeyden önce ve her şeyden çok bir ana’dır. Megapolis kadını ise, ister Paris ya da New York’ta olsun, ister Lao-tzu Çin’inde ya da Çarkava Hindistan’ında, çocuksuz bir İbsen kadınıdır, bir Nora ya da Nana’dır. [Ya da Nataşa İ.G.] Bu düzeyde bütün Uygarlıklar, yüzyıllarca sürebilecek olan nüfussuzlaşma aşamasına girerler. Kültür adamının bütün piramidi ortadan kaybolur. Tepesinden itibaren yıkılmaya başlar, önce dünya şehirleri gider, sonra “bölgeler”, sonra da en iyi kanı şehre boşaltıp tüketen toprağın kendisi. Sonunda en iyi öğelerinden soyulmuş olarak, yalnızca ilkel kan canlı kalır. Bu kalıntı, Fellah tipindedir, ahmak, vurdumduymaz, yarı-serf, yarı-özgür köylü-emekçi. Bugünün onca makine tekniği olan Batılı dünya şehirlerinde, bizler büyük bir Kültürün tragedyasının son perdesini hem seyrediyor hem de oynuyoruz. Dünyanın efendisi, Nordik insan makinenin kölesi oluyor. Dünyanın makineleşmesi, yüksek derecede tehlikeli bir aşırı-gerilim aşamasına girmiştir. Bütün organik şeyler, bu megapolis makine örgütünün pençesinde can vermektedir. Hatta kendi ekonomik uygulamasıyla bile çelişmektedir. Makine sonunda kendi amacını yenmektedir. Büyük şehirlerde otomobil, sayı çokluğundan ötürü kendi değerini yıkmıştır: yayan daha hızlı gidilmektedir. Dünya şehirlerinin taş ve çelik kafesinde Faustçu insan, makinelerden ve uygarlıktan bıkıp usanmaya ve yaşamın daha yalın biçimlerine dönmeye, Doğaya daha yakın olamaya başlar. Falcılık (occultism)ve Tinselcilik (spiritualism), Hint Felsefeleri ve Hıristiyan ya da başka biçimler altında metafizik gnostiklik canlanırlar. İkinci dinsellik dalgası hazırlanmaktadır. Doğuştan önderin makineden kaçışı başlamıştır. Sömürülen koloni halkları megapolis’in beyaz adamına karşı ayaklanmaktadır. Bu makine tekniği kendisini yıkmaya başlamıştır ve bir gün demir yollarımız ve buharlı gemilerimiz, Roma yolları ve Çin duvarları kadar ölü, dev şehirlerimiz ve gök-delenlerimiz eski Memphis ve Babil gibi yıkıntı halinde, parça parça unutulmuş yatacaktır. Megapolis ve makine tekniğinin tarihi, hızla kaçınılmaz sonuna yaklaşmaktadır. Her Kültürün ve bütün Kültürlerin büyük biçimleri gibi, içinden yenecektir. Ne zaman ve nasıl bilmiyoruz.” (8)
Spengler’in kehanetlerinin tutabileceğini bir tür tarih felsefesi yapan Kur’an’dan takip edebiliriz. Örneğin, Ad toplumu da yaşadıkları şehirlerin “her tepesine anıtlar/gökdelenler dikip, dünyada ebedi kalacakmış gibi köşkler-bahçeler yapıyor, başkalarına karşı da zorbalık yapıyorlardı” (26/128-130) Kur’an, bu toplumun ahlaki gerekçelerle içinden çöktüğünü söyler. Çünkü, bu tip insanlar zeki ve ‘gözü açık’tır; ancak, gönül gözleri ‘kör’dür(22/46).