Parkın bulunduğu yere, Neva Caddesi’ne gittim, nehrin kenarını çevreleyen setlerin bulunduğu yerlerde dolaştım. Ama boşunaydı. Yıl boyunca belli zamanlarda, şehrin belli yerlerinde rastladığım tanıdık yüzlerden bir tekini dahi göremedim.. Gerçi onlar beni tanımazlardı ama ben onları iyi tanırdım.. Hem de o kadar yakından tanırdım ki, yüzlerine bakmakla mutlu mu, yoksa üzgün mü olduklarını hemen anlardım. Onları neşeli gördükçe ben de neşelenir, üzüntülü gördükçe ben de üzülürdüm. Tanrının her günü Fontankas’ta rastladığım ve her zaman aynı saatte karşılaştığım kısa boylu, yaşlı bir adamla da nerdeyse arkadaş olmuştuk.
Geçenlerde iki gün bir birimizi görememiş, üçüncü gün karşılaştığımızda da çocuksu bir sevinçle selamlaşmak için elimizi hızla şapkalarımıza atar gibi olmuş, birden aklımız başımıza gelmiş ve her zamanki gibi karşılıklı sempatik bakışlarla selamlaşıp geçmiştik.
Aynı zamanda kentin evleriyle de iyi arkadaştım. Yolda yürürken her ev sanki önüme çıkıp bekler gibi görünür. Pencerelerinden bana bakarak adeta,”Merhaba! İşler yolunda mı?Ben çok iyiyim. Yakında ne olacağını biliyor musun? Mayıs ayında bana bir kat daha ekleyecekler” ya da”Nasılsın? Ben mi? Yarın bazı yerlerimi onaracaklar” Ya da “İşittin mi, dün gece az daha yanıp kül oluyordum. O kadar korktum ki! …gibi sözler söylerler bana..
Kaç gündür üzgün ve huzursuzdum! Ve neden böyle olduğumu şimdi iyice anladım: Dostlarım sanki eski yerlerinde değillerdi. “O” meydanda yoktu,”ŞU”ortalıkta görünmüyor, falan şeyin yerinde yeller esiyor, filanca şey bilmem ne yapmaya nereye gitmiş? Evde de durum aynı. Sanki kendimde değilim, iki akşam durup dinlenmeksizin etrafımdaki eksikliğin ne olduğunu, neden böyle huzursuz olduğumu bulmaya çalıştım durdum.
Odadaki her eşyayı sandelyelere varıncaya dek tek tek yakından gözden geçirip sıkıntımın nedeninin gizlendiği yeri bulup ortaya çıkarmak için çabaladım. Çünkü basit bir iskemlenin eski yerinden farklı bir yere, farklı bir biçimde yerleştirilmesi, keyfimi kaçırır, dünyaya küsecek derecede çileden çıkmama neden olabilirdi. Sonra boşu boşuna pencerelere göz atardım. Çevreyi böyle ayrıntılı bir şekilde inceledikten sonra da Matryona-hizmetçi-yı çağırıp tavanda asılı örümcek ağları ve genellikle tembelliği hakkında, bir baba gibi, kendisini pek üzemeden azarlardı.
Kör gibi, herkesin yaz tatili için şehri, dolayısıyla beni terk edip gidişini görememiştim Böyle önemli bir olaydan, önemsiz bir şeyden bahseder gibi konuştuğum için beni affedin; çünkü Petersburg’ta bulunan herkes ya yazlıklarına gitmişti ya da gidiyordu.
Yazarın yaşadığı şehirle ilgili nostaljileri böyle de bizim yok mu özlediğimiz adamlar, eski lokantalar vs. Son günlerde ortalıkta olamayan bir adamı arıyor benim ve benim gibiler. Kendisini çok iyi biliyorsunuz ve çarşıda gazete dağıttığım ortamlarda benden sık sık sorulan bir adam niçin yok deniyor.
KENDİSİ ADANA’LI KAYSERİ’Yİ TEŞLİLATLAYAN BİR SİVİL TOPLUMCU
Kendisiyle pek çok açılış, toplantı ve kongre ile konferansta beraber olduğumuz insan ve insana ait problemlerle mutlulukların paylaşıldığı, başörtü gibi insan onurunu rencide eden milleti üzen, yani mazlum ve mağdur; okuyacakları okullarından edilen, ileride okuyup elde edecekleri, oturup memlekete hizmet edecekleri memuriyet ve makamları açık baş kapalı baş gibi boktan bahanelerle her tarafını açıp girenler tarafından hırsızlanan makam hırsızları ve üst katları despotlar tarafında işgal edilen “Başörtüsü ile ilgili” basın bildirilerinde demokratik ama kararlı söylemlerine alıştığımız Sayın Ahmet Taş’ın birkaç aylık yokluğu gündeme ve davaya negatif olarak yansıdı. Şiddetle hissediliyor yokluğu. Yeri doldurulamıyor ve o kulvardaki etkinlikler durma noktasına geldi Ahmet Taş kalp krizi geçireli. Bu önemli durumu birisinin lanse etmesi gerekiyordu.
Yine bir açılıştayız. Fotoğraf çekip haber yapmak için bekleşiyoruz. Masalar konuyor organizasyona son rutuşlar yapılıyordu. Şehrin dilencileri hep beraber ortamı kolaçan ediyorlardı, kimden ne koparabiliriz gayretiyle. Onları Hunat Camii civarından tanıyorum. Cenaze sahiplerinden adeta zorla alırlar.
Kısaca; konuşmasını yapmak üzere kürsüye odaklanmış vaziyette önümde bekleyen Ahmet Taş’a dilencilerin en sümüğü ve kiri birbirine karışmışı geldi atladı ve sarılarak birkaç kez öptü. Ahmet Taş’ta onu ve diğerlerini öptü. Ben ve herkes şaşırdı arkada yanlarında duranlar bu muhabbet neyin nesi makamında.
Ahmet Taş elini cebine attı ve hepsine para verdi, verdi sonra da bir tanesin bozuk birkaç para verdi. Dilenci hemen dikeldi ve sert bir ifade ile yok bu gün demir para almam KELLE yiyecem kağıt para verecen diye dayattı. Ahmet Taş hafifçe gülümsedi ceplerini karıştırdı ve sonunda adamcağızın isteğini yerine getirdi. Hiçbir faniye o gün Ahmet Taş’a imrendiğim kadar imrendiğimi hatırlamıyorum. Fukaraların babası olduğunu orda gördüm aynel yakin.
Ahmet abi bizi hiç görmüyorsun şehrin fukarasını görüyorsunda aşk olsun, bundan sonra harçlık kalmayınca yahut canım kelle yemek isteyince gelip yakana yapışacağım diye takıldım.
Yine Mazlumder’de oturuyoruz. Telefon çalıyor ve kira ödeyemediği için evinden atılmış bir adam. Ben dinliyorum. Bir Dakka diyor garibana ve telefonunu başka yere bağlıyor, Müslüman vicdanlı bir varsıl vaziyet öyle gösteriyor. Abi evinden atılan bir adam aradı diyor devamını ve gerekeni söylüyor. Allah CC razı olsun adam altı aylık peşin veririm devamını da çaresine bakarız yanıtı geliyor. Tekrar adama dönerek eşyalarını bir yere koy biz sana ev tutacağız diyor.
Ahmet Taş’ın bu durumlarını sağlıklıyken yazmak istedim kendisi engelledi. Ağabey senin o Hunat’ın dilencileriyle olan muhabbetini yazacam dedikçe boşver İhsan Hoca diyordu. Kısmet bu güneymiş. En kısa zamanda şifa bulup meydanların ve toplantıların merkezine eski vakarı ve büyüklüğüyle dönmesi duasıyla saygılar sevgiler Ahmet TAŞ.