“XX. yüzyıl kavim ve milliyetçilik yüzyılı olacaktır”, sözü XX. yüzyılın başında söylendi. Bu yüzyıl içinde olan bütün olaylar, milliyetçilik ve ırk nazarından değerlendirildi. Kavim asrı sözünü söyleyenler, her milletin doğuştan kazandığı bazı özelliklerle yeryüzünde var olduğunu dile getirmeye başlayarak, her milletin kendine has bir özellik bulmaya gayret gösterdiler. Bu millet vasıfları insan genetiğinde bile farklılıkların milletlere göre değişebileceğin türünden olmaya başladı.
Türklerin kafatası yapısını incelemek, Çinlilerin çekik gözlü olduğunu anlamak, Germenlerin sarı saçlı oluşunu bilmek, Hintlilerin esmer ve sağlam dişli olduklarını öğrenmek, ırk vasıflarını en temel ayraç olarak önümüze getirdi.
Irk ayırmada öyle bir noktaya geldi ki! Milletleri yönetenler, iyi bir Türk’ün kafatasının ölçüsüyle iyi Türk olacağına inanmaya ve insanları inandırmaya başladı. Türk ırkıyla hiçbir alakası olmayan kavimlerin, Türk ırkının bir uzantısı olduğunu ispat çabaları arkeleojik kanıtları tahrif ederek, devam etmeye başladı.
Anadolu’nun Türklerin asıl yurtları olduğuna, asıl yurtları olan Anadolu’dan kısa seyahat için Orta Asya’ya giden Türk ırkının, tekrar Anadolu’ya geldiklerine. Orta Asya’dan göç hareketinin olmadığına, sadece Arap saldırıları sonucu Maveraünnehir ötesine kaçanların, asıl yurtlarına geri döndükleri, tezi bir zamanlar Türk tarihinin kadim bilgisiydi. Bu bilginin ışığında “Güneş Dil Teorisi” geliştirilerek bütün dillerin Türkçeden doğduğunu iddia etmeye başladılar. Ne yazık ki bu teoriyi geliştirenler, Thomsan’un çözdüğü Göktürk Kitabelerinin bilgisine muhtaçtı.
Anadolu ve Mezopotamya bölgesinde yaşayan her birey, Türk ırkının asli unsurları idi; bu bireyler sadece Türklüklerini unutmuşlardı. O bireylere, Türklüklerini tekrar hatırlatma görevini kendine vazife bilenler, yoğun bir şekilde Türkleştirme gayretine girdi. Hatta Türkçeyi ömrü boyunca konuşamamış insanlara, Türkçe öğretmek için ceza vererek, daha çabuk Türkçe konuşması çabasına girildi.
Bir zamanların “Diyarbakır Cezaevi”, Türkleştirme gayretinde o kadar meşhur bir yer haline gelmiş ki: Türkçe konuşmayı bilmeyen mahkûmlara, “İstiklal Marşı’nın” on kıtasını ezbere okumaları zorunlu hale gelmişti. İstiklal Marşı’nı ezbere okuyamayanların ayaklarında, sırtlarında değnekler kırılmış. Bu cezalar sayesinde Diyarbakır Cezaevinden tahliye edilen herkes Türkçeyi iyi öğrenenler olmuştu.
Türkiyemiz’de Türkleştirme gayreti ne kadar gayretle yapılsa da ırk olarak Türklüğü benimseyemeyen, devletin itaatkâr kulları olamayan bir topluluk vardı. Bu topluluğa karşı safkan Türk ırkının mensupları, onları; kınama, dayatma, tahkir, başa kakma tavrına girseler de başarılı olamamıştı.
Aradan geçen yüzyıllar içinde, başkalarını kendine döndürme hastalığı, özünden kopan insanların en büyük ahmaklığı oldu. Amerika’nın keşfinden sonra yıllarca İspanyollaştırılan Güney Amerika yerlilerinin, artık itaatkâr bireyler olarak İspanyol imparatoruna hizmet etmesi beklenirken, XIX yüzyılın sonuna gelmeden bütün Güney Amerika’nın kendi varlığına döneceğini; Meksika ile başlayan bağımsızlık hareketinin, bütün Amerika kıtasını sarması, o dönemin Osmanlı aydınlarını şaşırtmaya yetiyordu.
Güney Amerika ülkelerine, onca yatırım yapan İspanyol imparatorluğunun kurduğu şehirlere, yollara, kültür ve medeniyete karşı yerli halk nasıl bir nankörlük içinde olabilirlerdi? Üstelik dillerini konuştukları bir imparatora karşı, bağımsız devletler haline gelebilme gayreti…
Ekmeğini yediği imparatora başkaldırıp, kendi ülkelerini unuttukları dilleri, unuttukları tarihleri ile kurmaya çalışmak ataları kızıldereli olan insanlar; ne kadar İspanyollaştırılsalar da her biri özlerinden kopmamak için direndiler. Onların umutları İsa ve Rabbin çağrısı, özgür bir ülkede yaşamak oldu.
Gelelim diğer ülkelere, ne kadar insanı başkalaştırma gayretine girmiş olsalar da yine de başkalaştırılmış insanlar, kendi varlıklarına dönebilmek arzusuyla, içinde sakladıkları bebeği, yeniden emzirmeye başlayacaklar.
Yaşadığımız dünyada, yaşadığımız ülkede, yaşadığımız şehirde, yaşadığımız yerleri çoğaltabiliriz her insan bizim gibi ya da biz onlar gibi olmak zorunda değiliz.
|