İnsanlar zamanın birinde içme sularının olduğu kuyudan her zaman olduğu gibi bir tas su içmiş. Sonra evlerine dönüp sabah kalktıklarında aynı evden dışarı çıkıp sıradan hayatlarını sürdürmeye başlamışlar.
O gün ülkesinde olmayan kral ve veziri sabahleyin geldiği ülkede bütün insanların garip davrandıklarını görünce şaşkın şaşkın ortalığa bakar. Veziri de olanları anlayamamıştır.
Herkes bir an şarkı söylüyor. Oynuyor. Küçük çocuklar gibi davranan kocaman kadını erkeği kimse ayıplamıyor. Artık kral olayın bir şaka olmadığını anlayıp askerler, muhafızlar diye bağırsa da.
-Hadi kral seninle askercilik oynayalım.
Kral artık tahammül edemediği bu olanların karşısında
Yeter artık bu nedir, hepiniz delirdiniz mi? Ben sizin kralınızım. Karşımda delirmiş mi davranmayı bırakın artık.
Tabii kral bir kâbus dolu ülkesinden sarayına kaçar. Vezirini yanına alıp kara kara düşünmeye başlar. Ülkelerinde yaşayan insanları bir gün terk edince hepsinin ne hale geldiğini içinden geçirir. “Ben onları terk etmeyecektim bir günlük ayrılığımla ne hale gelmiş hepsi”
-Vezir bu olayı araştır. Halkımız neden bu hale gelmiş.
O gece bir simyacı su kuyusuna bir iksir dökmüş. O iksirden içenlerin her biri delirir, çocuk gibi davranmaya başlarmış. O gecede bütün insanlar simyacının iksir döktüğü sudan içmişler.
Vezir ve kral baş başa verip bütün halk şimdi bize deli demeye başladı. Hâlbuki onlar deli ne yapalım. Eğer bu halkın arasında kalırsak bizim için bu ülke zindandan farksız olacak.
-Ne yapalım dersin vezir.
- Kralım bir günlük kaybınızdan halkınızın bu hale geldiği için sakın kendinizi suçlamayın. Eğer olanlar böyle ise artık bizim de yapacağımız tek şey var: “İksirli sudan içip halktan ayrı düşmemek.”
Halil Cibran’ın “Deli” adlı güzel eserinin ilk hikâyesi böyledir. Kimi zaman birileri kendilerini o meçhul ülkenin kralına kimileri de deliren halka benzer
|