Adı Furkan, yani bir başka anlamıyla Kur’an.
Alnının tam orta yerinden 4 kurşun alan Furkan…
Hem de kalleş Yahudi İsrail’in kurşunlarını.
Kahpe kurşunları, lanetlik kavmin oklarını kendine çeken Furkan, Beyaz aydınlık yüzü kan kırmızı renkle birleşerek al bayrağımıza dönen Furkan…
O gencecik yaşında aydınlık beyaz alnına muştu gibi, dört yıldızlı rütbe gibi, hilal kaşlarının arasına bir yıldız gibi nakşolan biricik yiğidimiz…
Ah be Furkan ben şimdi seni hangi sözlerle methedeyim.
Sana ağuşunu açmış dururken Peygamber ben sana ne diyeyim. Rütbelerin en büyüğü sende, yiğitliğin, onurun, imanın en yücesi sende, ben kim oluyorum da seni övecek kelimeler bulmaya çalışıyorum.
Ah be Furkan âlemi kıskandırdın, melekleri kıskandırdın, Mus’ab Bin Umeyri bile kıskandırdın gidişinle.
Öyle bir gidişin vardı ki Furkan herkes sana hayran…
Yabancı dil sınavını beklemeden, ikbal ve istikbal kaygısını bir yana bırakıp masumlara yardım için kim var denildiğinde ben varım diye ortaya atılan Furkan, gençliğinin baharını bile yaşamadan bir anda Peygamberlik makamına eş değer bir makama ulaşmak nasıl bir duygu Furkan söylesene. Furkan, kurbanın olam.
Ben hayatım boyunca şehit olmayı arzu ederken bir kıymık bile batmazken sen bunu nasıl başardın Furkan.
Bunun sırrı nedir Kurbanın olam söylesene Furkan…
Sen bizi duyuyorsun ve bir gün bunun sırrını söyleyeceksin bana Furkan…
Sabah namazını kılmıştın hani, lanetli kavmin gemiye saldırdığı an, “Ya Rabbi beni şehitlerden eyle diye yine duamı ettin Furkan? “Beni şehit yaz Allahım, beni şehit yaz Allahım diye mi gürlüyordun Furkan…
Ah be Furkan ben şimdi senin babanı nasıl kıskanmayayım.
Ahmet abiyi nasıl kıskanmayayım…
Keşke benim de senin gibi bir yiğit evladım olsaydı, adı tıpkı senin gibi Furkan olsaydı, beni şehit babası olarak onurlandırsaydı, neleri vermezdim Furkan..