Ne bir çağrı ne bir davet, ama herkes orada, devasa bir kalabalık, tarihi Hunatın şahit olduğu tarihe tanıklık, açılan dev bayraklar, Türk bayrağı, Filistin bayrağı, gözü yaşlı analar bacılar, babalar evlatlar, hatta yaşlı yaşlı nineler…
Tahtına kurulmuş bir Furkan, Rabbine gülümseyen bir şehit, arkasından koşarcasına akıp giden on binlerce insan seli… Öfkeyle ve aynı zamanda sevgiyle, hasretle dolu gönüller… Sıkılan yumruklar, sallanan şahadet parmakları, getirilen tekbirler, dirilen yürekler, bilenen bilekler, topyekûn aynı ritimde atanan atardamarlar…
Aman Allahım, 19 Yaşındaki bir çocuk bu kadar mı sevilirmiş, bir gencin gidişine bu kadar mı üzülünürmüş?... Ama hayır üzülmüyordu, onlar sevgisi üzüntüyü bastırmış bir görüntü veriyordu. Aslına bakılırsa gıpta ediliyordu, bu genç çocuğa imreniyordu herkes. Bu güzel, iyilik dolu ve mükemmel çocuğa hayran hayran bakarken herkes, Furkan kurulmuş tahtına posterlerinden seyrediyordu hayranlarını… Büyük bir iş başarmıştı, milyonları harekete geçirmiş, şahadet arzularını yeniden filizlendirmiş, yüreklere iman yüklemişti. Hem en büyük ödülü kendisi almış, hem de anne ve babasını, ağabeyisini ödüllendirmişti. Bu genç çocuğu tanıyanlar onu tanıdığını söyleyerek gururlanıyordu artık. Kimi komşumdu diyor, kimi babası arkadaşımdı kelimesini kullanıyor, kimisi bizim çocukla aynı okulda okumuştu diyerek bir paye almaya çalışıyor Furkan’dan…
19 Yaşındaki bir Furkan paslanan yüreğimizi yeniden hareketlendirdi, Kudüs’ü hatırlattı bizlere… Dünyanın peşinden koşan bizlere “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” diye haykırdı. Gelin zevk burada, yaşam burada, hayat burada, koşun kalabalıklar mesajını verdi de on binler onun tahtının arkasından koşar adım yürüdü. Sıcağa, güneşe, yorgunluğa rağmen… Kimsenin daveti olmadan, hiçbir mecburiyeti bulunmaksızın.
Hakla batılı ayıran Furkan, bizi unutma, seslen, biz de gelelim arkandan…. Ah bize de nasip olur mu beş kurşun, biri göğsünden dördü alnından…