12 Eylül 1980 askeri darbesi, öncesi ve sonrasıyla hayatın akışında bir milad olmuştu. Bir önceki yazımızda öncesiyle ilgili, garip ve bir o kadar ilginç bir enstantaneyi paylaşmıştım sizlerle.
Darbe sonrası, toplum bir kez daha tanışıyordu, devletin ve askeriyenin soğuk yüzüyle, 27 Mayıs ve 12 Mart’ta olduğu gibi.
Darbe hazırlayıcıların kışkırttığı sağ-sol çatışmaları ve sokaklarda akan kan bir anda duruvermişti ama kalplerdeki ürperti ve yürek çırpıntısı ayyuka çıkmıştı. Her askeri araçtan, her askeri kıyafetli şahıstan fobi yayılıyordu memlekete. Çünkü meçhule götürülenlerden aylarca haber alınamıyor, soran soruşturan kendisinden korkuyor, bir ihbar listesine adı karıştığı an başına gelebileceklerin korkusuyla ne yapacağını şaşırmıştı insanlar.
‘Sallandıracaksın üç beşini’ diye çıkılan yolda, resmi sayı ellileri aşmış, ağır işkenceye uğrayanlar, cezaevlerinde buharlaştırılanlar, ‘kim vurduya’ gidenler, her gün ‘götürülme’ korkusuyla kabuğuna çekilip, ‘ha geldiler, ha gelecekler’ endişesiyle, işinden, gücünden, evinden, okulundan olanların içlerine gömdükleri kin her geçen gün büyürken, ben de ondört yaşındaydım.
Kurşunlardan korunmak için pencere önüne dizdiğimiz 33 biriketle bahçenin bir köşesine kümes yapmış, bombalanan gecekondu evimizi üç beş ay içinde ayağa kaldırmıştık. Büyük ağabeyimde İstanbul’a gidip izini kaybettirmiş, fişlenenler listesinde yerini çoktan almıştı. Kim sorarsa sorsun, ‘evden kaçtı, bilmiyoruz’ diyorduk. Memlekete tam bir sıkı-yönetim havası hakim olmuştu.
Onarıp, duvarlarından şarapnel izlerini yok etmeye çalıştığımız evin penceresinde ‘kiralık’ yazdığını gören birileri istedi, evimizi. Adının Ali olduğunu Atatürk Lisesi’nde coğrafya öğretmeni olduğunu, evde bacısı Zeynep ve kuzeni Muzaffer’le beraber kalacaklarını söyleyen, sıcak kanlı, kalender Diyarbakırlı Kürt gençlere vermişti evi, Rahmetli Babam.
Öğretmen bir kiracımız olmuştu ve bizlere de ders konusunda yardımcı olacaklardı. Darbe sonrasının yaz tatilinde beni okumaya meraklı gördüğü için Zeynep Abla, bana okumam için sürekli kitaplar getiriyor, okuduğum kitaplarla ilgili konuşmaya zorluyordu, beni. O yaz okudum aziznesin serisi romanlarını, ilk okul beşte iken birincisini okuduğum İnce Memed’in ikincisini ve Fakir Baykurt’un, Bekir Yıldız’ın romanlarını. Anlayacağınız, kiracılarımız solcuydu. ‘Kürd olmayınan noolmuş, onnarda Allaan kulu’ olan kiracılarımıza, annem yaptığı özel yemeklerden ikram etmeyi de ihmal etmiyordu. Muzaffer Kuzen dip odada daktilo ile sürekli bir şeyler yazıyor, pek dışarı çıkmıyordu. Pek konuştuğuna tanık olmadık, okuyor, daktilo yazıyor ve görünce sadece tebessüm ediyordu. O yaz döneminde bazı günler civar köylere ırgatlığa gittikleri için, nohut yolmaktan Ali öğretmenin elleri su toplamış ve bu öğretmenin niçin ırgatlık yaptığına bir anlam verememiştik. Çok sıkı-fıkı olmayan resmi bir komşuluk ilişkimiz vardı aslında. Zeyneb’in dışındakiler fazla konuşmayı sevmiyorlardı. Garip oldukları için pek gelen gidenleri olmuyor, kiralarını geciktirmeden veriyorlardı. Namazında, niyazında Hacı Babam da memnundu bu ‘hatırnaz’ gençlerden.
Okullar açılmaya yakın bir zamanda, bir sabah namazı vakti sonrasında henüz gün ağarırken, çalınır kapıları kuvvetli yumruklarla. Jandarmalar tek katlı evlerin damlarında ellerinde silahları tam siper. Konu komşu herkes meraklı gözlerle olan biteni pencere gerisinden anlamaya çalışırken, anlayamadığımız tok sesli bağırışlı konuşmalardan sonra Başçavuş teslim alır, çizgili pijama ve eşofmanlı olan, elleri ve gözleri bağlı vaziyette kiracılarımızı. Bindirip götürüler bir celse jandarma eşliğinde askeri minibüse.
Öğle sonu eve Sıkıyönetim Komutanlığına bağlı bir jiple gelen Başçavuş, evde ve bahçesinde arama yaptıktan ve rahmetli babama ‘ters ters’ baktıktan ve ‘hep sizin gibiler yüzünden’ dedikten sonra mühürleyip gider evimizi. Yardım ve yataklığa kadar gidebilecek bu ters bakışlar, günlerce uykusunu kaçırır rahmetlinin.
On gün kadar sonra elleri bağlı ve işkenceden ayakta kalmaya mecali olmayan Muzaffer’i sorgu ve tatbikat için getirirler eve. Bahçeye gömmüş olabilecekleri mühimmatları sorarlar. Öyle bir şey olmadığını söylese de evi ve bahçeyi aletli olarak bir kez daha tararlar ve yeniden mühürleyip giderler evi. Allah’tan ev ‘temiz’ çıkar…
Üç ay kadar sonra kiracımız Ali’nin gerçek adının Hüseyin olduğunu ve Konya Dutlukır Cezaevinde yatmakta olduğunu öğrendik. Aynı zamanda evin bahçesinden derinlemesine bir belleme ile dört çuval kitap çıkardık. Mühimmat kadar tehlikeli olan bu dört çuval kitap başımıza bela oldu. Tamamına yakını neredeyse altı çizilerek okunmuş olan çuvallardaki nemli kitapları yavaş yavaş kimseye sezdirmeden kömürlükte sayfa sayfa parçalayarak kurumasını bekledik. Kuruyan kitapları akşamüzerleri karanlık çökmeye yakın peyderpey yakarak imha ettik.
Ali’ye yazdığımız mektupta, bahçede bulduğumuz dört çuval odunu yaktığımızı, evin durumunun ne olacağını, kiraya veremediğimiz için mağdur olduğumuzu belirttik. Bir ay sonra gelen cevabi mektupta, yaktığımız odunlar için teşekkür ettiğini, evdeki eşyalardan kullanılabilecek olanları ihtiyaç sahiplerine dağıtmamızı ve evi boşaltabileceğimizi de tembih etti. Kendinin vereme yakalandığını, eğer yaşıyorlarsa, Zeynep ve Muzafferin de büyük ihtimalle Diyarbakır Cezaevinde olduklarından bahsediyordu, mektubunda.
Sıkıyönetim komutanlığına mektubu gösterip onay alarak, sekiz aydır mühürlü olan evimizi açtırdık.
Cezaevine gönderdiğimiz sonraki mektuba cevabı Ali değil, arkadaşı veriyordu: Ali cezaevi şartlarında hastalanarak ölmüştü…
Kimdir, necidir, suçları nedir, diğerlerinin akıbetleri ne olmuştur, hiçbir bilgi edinemedik, otuz yıldır.
Darbecilerin kökleşmeye ve yerleşmeye çalıştıkları o yıllarda kurdukları korku imparatorlukları etkisini kaybetmeye yüz tutsa da darbeci zihniyetin kökünün kazınması otuz yıl sonraki bir 12 Eylülde mümkün olabilir. Gelen bu darbeciler ve geliştirdikleri anlayış, kolayına da terk etmiyor memleketi. O gün bu gündür, otuz yıldır bekliyoruz: ‘Ha geldiler, ha gidecekler!’