Geçen haftalarda YÖK’ün bir üniversitemize gönderdiği genelgenin emsal kabul edilmesi sonucu yasakçı ve inanç karşıtı bazı rektörlerin ve öğretim üyelerinin yasak avcılığının dışında, birçok üniversitede kız öğrencilerimiz başlarını açmadan sınıflara girip derslerini takip etmeye başlamışlardı.
Geçen gün Erciyes Üniversitesi’nde okuyan bir öğrencimi aradım. Okulunuzda durum nasıl, bir engelle karşılaşıyor musunuz diye. Öğrencim herhangi bir engelle karşılaşmadan derslere girebildiklerini, yalnız bazı öğrencilerin herhangi bir yasak uygulaması olmadığı halde sınıfta başlarını açmaya devam ettiklerini, buna bir anlam veremediğini söyledi. Bu haber beni hem düşündürdü hem üzdü. Şöyle ki!
Sanırım 1990 yılında idi. Yakın bir arkadaşımın Avrupa’da vefat eden kız kardeşinin taziye ziyareti için köyüne gitmiştik. Orada arkadaşımın 1940’lı yılları yaşamış olan babası bir arkadaşımızın devlet kurumlarındaki idarecilerin din karşıtı yaklaşımlarından söz ettiğinde “oğlum beni bu yaştan sonra karakol ve hapishane kapılarına götürmeyin sözlerinize dikkat edin” demişti.1940-45’li yılların devlet baskısını bir türlü üzerinden atamayan Rahmetlik amcanın bu sözlerinden sonra, 28 Şubat döneminin 2000’li yılında 9 arkadaşımla irticai faaliyetlerde bulunmakla suçlanıp, 20 gün cezaevi misafirliğimizin akabinde bazı insanların korkularından bizlere yakın durmaktan çekinerek mesafeli durduklarını gördüm ve bu arkadaşların hala bizlerden uzak durmalarının zihinlere yerleşen nasıl bir şey olduğunu daha iyi anlamaya çalışıyorum.
Ayrıca 28 Şubat döneminde başörtü dayatmasının acımasızca uygulandığı bir dönemde, birçok başörtülü eli öpülesi kızımızın başlarını açmadıkları için Aileleri tarafından eve alınmadıkları, sokaklarda kardeşleri tarafından zorla başörtüleri çıkarılarak baş eğmeye alıştırılmaya çalıştırıldıkları, bunun sonucu bir kısmının başlarını açarak okuma zilletine katlanmak zorunda, bir kısmının onuruyla yaban ellerde okuma, bir kısmının da zamansız ve istenmeyen evliliklerle hayatlarının karardığını görmek bu ülkede insanlara nasıl baş eğdirildiğini görmenin ızdırabını hatırlatıyor.
28 şubat döneminde, ailemin zoru ile başımı açtım ve okuluma devam ediyorum. Ama kendimi çıplak hissediyorum, aileme karşı da içimde zerre kadar bir sevgi ve saygı kalmadı diyen kızlarımızla, belki de onun kardeşi olup, yasak uygulanmadığı halde boyun eğmeye alıştığı için başını açıp derse giren bugünkü kızımızın vebali kime ait acaba?
Başörtü olmasa da olur diye fetva verenlere mi, seni okuman için büyüttüm, başını açıp okumazsan evlatlıktan reddederim diyen ebeveynlere mi,sokakta kardeşinin başörtüsünü çıkarıp yüzünü gözünü örtü iğnesi ile çizen erkek kardeşe mi,bu işler bizim işimiz değil diyen Müslüman sivil toplum kurumlarının yöneticilerine mi,bu güne kadar vicdansızca yasak uygulayarak binlerce kızımızı yurt dışına gitmek,binlercesinin istikbalini karartmak, binlercesine de bu güne kadar baş eğdiren bir çoğu rahmet değil,zahmetle anılan YÖK’ün ve üniversitelerin geçmiş idarecilerine mi,yoksa anca komünist ülkelerde uygulanan dayatmalarla bu milleti yok sayan faşist siyasetçiler ve ergenekonun derin güçlerine mi?
Hâsılı! Geçmişteki İsrail oğullarının durumu olan zelilliğe(zillete) alışmak kadar, ondan kurtulmak da zaman ve gayret işi olsa gerek.
Selam ve dua ile…