Kayseri’ye geldiğim zamandan beri bir sanayi odasına, büyükşehir belediyesine, sanayicilerin bir arada olduğu kurumlara ve yatırım yapabilecek olan gerçek ve tüzel kişilere bir öneri ile gittim. Önerime karşı sadece anlamsız bakışlarla karşılık gelen bir cevap aldım. Sadece bu nedir? Neye yarar? Ne kadar kazandırır? Bu adam nereden çıktı? Gibisinden manasız bakışlarla; içinde gizledikleri soruları duydum. Sonrada artık kimse ile paylaşmayacağıma karar verdiğim önerim orada öylece kaldı.
Ataların bir sözü vardır:” Marifet iltifata tabiidir. Müşterisi yoksa zayiidir.” Bu sözü anlamak isteyen ne manaya geldiğini pek tabii bilir. Kendini tanımak istemeyen de sadece bazı avuntularla, kendini kandırmanın derdine düşer. Bütün insanların dünyasında yaptıkları bir şeylerin sonunda başarıyı ve takdir edilmeyi isteyen his her zaman var olacaktır. Yaratılışın mayasında bu his Âdem’in benliğine ekilmiştir.
Önerim şu idi: Bu şehir sanayi şehri. Bu şehir şu anda Orta Anadolu üzerinde merkezi bir yere sahip. Burada AR-GE hizmetleri sadece Avrupa kalkınma projelerinden destek almak için yâda gelir vergisinden muafiyet kazanmak için yapılıyor. Yapılan AR-GE bir şey söylediğim yok. Zihniyetin fırsatçılık ve faydacılık temeli üzerinden dünyaya bakmasına tahammül edemiyorum. Bilim ve sanat merkezi kurulsun. Burada yeni fikirler, yeni eserler ihtiyacı olanlarla buluşturulsun.
Bu önerimin sonu sadece bir hüsrandan ibaret oldu. Herkes yine bildiğini okudu. Sonra asalaktan farksız olduğumuzu söyleyenlere karşı ver yansına başladık. Başkalarının ürettikleri fikirlerin, sanat eserlerinin, tasarımların, bilimsel çalışmaların ve inovasyonların sadece arkasından koşanlar olduk. Sonrada kendi kendine avunan bir millet olmanın ilk numunesi haline geldik. Sadece taklit edilenleri daha düşük fiyatlarla yurtdışına ihraç etmek en büyük övünç kaynağımız haline geldi.