Yüksek okula yeni başlayan bir genç kendini en bilgili âlim, profesör zanneder. Bilgisinin edasıyla konuşur, öğrendikleriyle artık her şeyi bildiğini düşünür. Bu haliyle tavır takınır.
Zaman geçtikçe, bilmediğini öğrenmeye başlayınca, aynı genç adam daha bilmediklerinin ne kadar çok olduğunu fark eder. Sonra ben neyi biliyorum ki? Sorusunu sormaya başlar. Geçmiş günlerindeki hamlığından, cahilce bilgiçliğinden utanır.
İnsanoğlu Aristo ile beraber Antik Yunan’dan beri evrenin dört varlıktan meydana geldiğini söylerdi: Toprak, su, hava, ateş dört element. Böylece varlığın muhtevasını çok rahat izah edebilirdi. Dört element bütün varlığın özünde az yâda çok bulunurdu. Dört elementin varlığın temel taşı olduğu bilgisi bütün inançların ve kültürlerin tartışmasız kabul ettiği bilgi haline geldi.
Medreselerde dört elementin dışında başka şeylerinde olduğunu kabul etmek, zındık olmakla eş anlamlı kullanılıyordu. Atomların keşfedilmediği yıllar içinde bilginin sorgulanmaması çok önemliydi. Sorgulayıcı bilgi beraberinde başka şeylerin de sorgulanmasını getireceğinden ön kabulle öğretileni kabul etmek en doğrusuydu.
Atomun keşfiyle beraber maddenin en küçük yapıtaşı atom diye bilindi. Parçalanamaz en küçük parçanın atom olduğunu bilmek, bilgisizliğin ilk bilgisiydi.
Atomun içine doğru yolculuğa çıktığımız anda bambaşka bir dünya ile karşı karşıya kalıyoruz. Kuantum düzeyinde galaksiler kadar karmaşık bir evren atomun derinliklerinde saklanıyor.
Maddeyi oluşturan yakın zaman içinde anti madde keşfedilince bilinmeyenlerin ne kadar çok olduğunu anlamaya başladık. Anti madde maddeyi oluşturan gerçek varlık ta kendisiydi. Fakat bu gerçek varlığın ne ağırlığı vardı, ne hacmi, ne de bir yerde bulunuyordu. Madde ile anti madde bir araya geldiği anda geriye sadece bir hiç kalıyordu. Varlığı oluşturan şey, sadece bir hiçten mi ibaretti? Enerji ve anti madde bir araya gelince maddeyi meydana getiriyor. Madde ile anti maddeyi birleştirmeye kalktığımızda karşımıza hiçlik çıkıyor. Ancak ilahi kudret tarafından madde ve anti madde bir araya getirilebiliyor. Acaba ben, sen, o ve bütün kâinat bir hiçten mi ibaretti?
Bu öğrendiklerimiz, keşfettiklerimiz evren hakkında bildiğimiz sadece en ufak zerreler. İnsan bu ufacık bilgi kırıntılarını öğrendikçe şu soruyu kendine sormadan alamıyor: biz neyi biliyoruz ki.