Tahran’da Müzeler
Şairin ‘Bilmem bu şehrin müzelerini, meydanlarını bildiğim kadar’ dediği gibi başta Azadi, İnkılab ve Firdevsi olmak üzere meşhur meydanlarının yanı sıra meşhur müzeleri de olduğunu öğrendik Tahran’ın.
Meşhed’den trenle sabah’a karşı Tahran’a gelip, İnkılab Otel’e yerleştik.
ŞEHADET MÜZESİ
Ufak bir dinlenme sonrası Tahran’ı gezdirecek, rehberimiz ve mihmandarımız Agai Halid’le birlikte ilk ziyaret durağımız Şehadet Müzesine gittik. Şehir Merkezinde, işlek bir cadde kenarında, dıştan bakıldığında dükkandan farksız, vitrinlerinde insan boyunda beyaz şehadet mesajı yüklü heykellerin bulunduğu, laleli giriş kapısından girdiğimizde, adeta bankadan farksız bir mekan.
İki kat olarak düzenlenmiş müze, bodrumuyla beraber üç kattan oluşuyor. İnkılab şehidleri, Irak savaşı şehidleri, Halepçe ve Hacc şehidlerinin, eşya ve fotoğraflarından oluşan cam vitrinlerin dışında, şehid ve şehadet konusunda hazırlanmış büyük ebat resim tabloları, heykel ve değişik sanatsal tasarımlardan, yüzlerce eserle donatılmış etkileyici bir mekan.
Müzenin en ilgi çeken ve ziyaretçisi yoğun olan bölümü, Mavi Marmara Şehidleri için hazırlanmış, ikinci kattaki köşe. Kayserili Şehidimiz Furkan Doğan’la beraber, sekiz Türkiyeli Şehidin posterleri ile donatılmış bir köşe.
Bu müzeyi görebilmek için, genç kız ve çocuklardan oluşan öğrenci grupları, öğretmenleri eşliğinde, adeta müzeye akın ediyordu.
Şehid ve Şehadet Bilinci
Tarih bilinci oluşturmak ve bu bilincin devamlılığını sağlamak üzere, şehidlere verilen önemin dünyanın hiçbir yerinde burada verilen değer kadar olması mümkün değil. Şehid; Allah yolunda telef olmuş, yok olmuş, kaybedilmiş bir değer olarak değil, toplum için olabilecek en büyük kazanım olarak görülüyor. Böyle olunca da onunla ilgili, söylem, anı ve fotoğrafların değerine paha biçilemiyor. Şehid deyince adeta akan sular duruluyor. Bu sayede de Allah için feda edilen can’a duyulan özlem ve saygı, gıbta ile birleşince, onların örnekliği, önderliği ve daha ötesi, huzur-u ilahide şefaatinin hak olduğuna inanılıyor. Bu inanç bir yaşam biçimi haline gelmiş İran’da. Camilerinde sürekli şehidlerin resimlerini asıp, onlarla ilgili şehadet günü programları yapıp, hatırlayıp, hatırlatarak bu bilinci genç kuşaklara da tanıtmış ve aşılamış oluyorlar aynı zamanda.
Ülkemizde şehid ve şehadet’e verilen değer, inanç açısından İran’dan farklı değil. Gel gör ki, pratikte, ülkemizde, en ulu hocalar, en derin müftüler, Şehid Furkan Doğan için bile, ‘Bize bir daha böyle şehidler gösterme, böyle acılar yaşatma Allah’ım!’ diye dua edebiliyorlar. İran’la bakış farkımız bu. Ülkemizde en bilinçli insanlar tarafından bile ‘kayıp’ telakki edilen değer, onlar için bir kazanım olabiliyor.
Son yüzyıl içinde üç kıt’a da bir milyondan fazla sayıda verdiğimiz şehidler, nedense ne hatırlanır, ne de hatırlatılacak bir tanıtım yapılır. Neredeyse her ailede şehidi olamayan ocak olmamasına rağmen, bunların sadece isimlerini çocuklarına vermek dışında bir yad etme kültürü gelişmemiş ülkemizde. Ülkemizde şehid kavramı haddinden fazla sulandırıldığı için, hatta o isimler üzerinde, yakınlarının kendisine bir değer atfetmesi bile ayıp karşılanır olmuş. Bu topraklar için can veren şehidlerin kanları, sadece bir edebiyat kültü olarak hatırlanmış, duygulu şiirlerin ötesine geçememiş. Oysa ülkemizde edebiyatını yaptığımız bu şehidler için şehadet müzeleri yapılacak olsa, her il ve ilçelerde dev merkezler oluşması gerekir. Bir ülkenin, vatanın, toprağın değeri, şehid ve şehadet inanç olgusunu aktualize ettiği müddetçe pekişir.
Gözlemlediğim kadarıyla İran bu olguya hem inanmış, hem aktualize etmiş, hem de özendirilebilir bir sürekliliğe kavuşturmuş.
İBRET MÜZESİ
Başkent Tahran’ın merkezinde, Şah Rejimi tarafından 1934 yılında, Almanlar’a yaptırılan, dışarı yoldan bakıldığında, görkemli kalın duvarların arkasında bulunan, Şah’ın İşkencehanesi, İnkılab sonrasında aynı tefrişat, doku ve özellikleri korunarak İbret Müzesi’ne dönüştürülmüş.
Mimari yapısı, kat ve hücre planı ile sistemli işkencelerin yapıldığı bu mekana gözleri kapalı olarak getirilen Şah rejiminin muhalifleri, akla hayale gelmeyen işkence yöntemleri ile sindirilmeye çalışılmış. 33 yıl önceki dekorasyon ve tarihi dokusu muhafaza edilerek ve bir çok bölümünde işkenceci Savak ajanları ve işkence görenlerin mumya heykellerinin yapıldığı, insanın içini ürperten görüntüler, Şah’a karşı olan kin ve nefreti körükleyip pekiştirirken, İslam İnkılabı’nın gönüllerde nevş-ü nema bulmasını sağlıyor: Yani gerçekten bir İbret Müzesi.
Duvarlarına sinmiş, işkencenin, acının, çığlıların ve feryatların tesiri o günkü gibi insanı etkiliyor adeta.
Burada işkenceden geçirilmemiş, neredeyse kimse kalmamış. İşkenceler altında acı çeken ve can veren onbinlerce insanın resimleri ve isimleriyle donatılmış tüm duvarlar. Ali Hamaney’den, Rafsancani’ye; Ali Şeriati’den, Şeriatmadari’ye kadar bir çok ünlü ismin karanlık, izbe hücrelerindeki işkence görmüş mumya heykelleri ile ibret alınıp, tarihin yeniden tekerrür etmemesi için, adeta dualar ediliyor İslam İnkılabına.
MİLAD KULESİ: Tahran’ı tepeden izlemek
Tahran’ın ortasında biraz yüksekçe bir tepe üzerine kurulu bulunan, oto yolların kavşağındaki bu yere Burcu Milad da deniyor. Dünyanın dördüncü büyük kulesiymiş, 435 metre yükseklikte. Uzaktan bakıldığında zaif ve naif bir yapı konumunda olan bu yer, yakından bakılıp incelendiğinde hiç de öyle değil. Tam bir kültür ve yaşam kompleksi şeklinde tasarlanmış, Restauranı dışında, toplantı salonu, sergi salonu ve her tür şenliğin yapılabileceği bir yer olarak düşünülmüş. Hızı oldukça yüksek olan 2 asansörler inilip çıkılıyor. Girişten itibaren tanıtım ve rehberlik hizmetini vermek üzere sonradan öğrendiği güzel Türkçesiyle konuşan, görevli bir bayan, toplantı salonunda bir brifingle tanıtıyor kuleyi bize ve ona göre de gezdiriyor. Hat sergisi bulunan büyük salonu gezdikten sonra, kulenin giriş katının hemen yanında, sesli müzikli, uçurtma şenliği benzeri bir etkinlikle, çocuklar, anne babalarıyla gönüllerince eğleniyorlar. Kuleye girebilmek için asansör girişinde bekleyenlerden, öne aldılar sıramızı, misafir olduğumuz için. İlk defa bu kadar hızlı bir asansörle yükselmenin şaşkınlığı içinde, sanki uçakla yükseliyormuşcasına, Tahran aşağıda küçülürken, kulenin yukarı gezinti bölümünde durdu asansör. Henüz şehrin ışıkları yanmak üzereyken, bir akşam üstü serinliğinde bir kulenin tepesinden baktık, dört bir yanımızdan Tahran’a. Bu esnada nedense şairden uyarlama bir şiir de geldi aklıma: ‘Bir de görmek isterdim, Nurettin’in gözüyle yirmibeş kilometreden, pırıl pırıl Tahran’ı’.
Bu kadar yüksekten bakıp da 15 milyonluk şehirde minareleri tek tek sayamamanın ezikliği ve mahcubiyetiyle, ‘mabedsiz Şehir’ Tahran’ı kulenin her açısından izledik, bir saate yakın. Birkaç milyonluk Cuma namazlarını bile açık alanlarda, caddelerde kıldıkları için, bu kadar kalabalığın sığabileceği kapalı mekan camiiler inşa etmek kolay olmasa gerek. Şehre yabancı olan biri, eğer dil bilmiyor ve rehberi yoksa, ne namaz kılabilecek bir cami, ne de abdest alabilecek bir mekan bulabilir. Çünkü buradaki aralarda bulanan camiler yapı olarak bizim camiler gibi ne yüksek minareli, nede görkemli inşa edilmiş.