TARİHİ REY KENTİ
Başkent Tahran’ın 30 km yakınında bulunan ve başkentin gölgesinde kalan tarihi, antik Rey kenti, mahzun, mütevazi ve pir-i fani konukseverliği ile karşıladı bizi.
Harzemşahlılar, Irak Selçukluları ve Osmanlılar döneminin en önemli tanıklarından olan Rey Kenti, özellikle Selçuklular Döneminde önemli tıp ve bilim şehirlerinden biriydi. Nizam´ul Mülk´ün emirleriyle eğitim için yapılan yeniliklerin başladığı ve en önemli gelişmelerin yaşandığı kenttir. Büyük Selçuklu Devleti´nin kurucusu Tuğrul Bey 8 Ramazan 455 (5 Eylül 1063) yılında burada ölmüş ve yine burada gömülmüştür. Bu şehir, o zamanlarda, Hanefi, Şafii, İsmaili ve Şia görüş ve düşüncelerinin, ekolleştiği bir merkezdi aynı zamanda.
Yüksek soğuk beton binaların girdabına girmeyen ve nezih tarihi dokusunu muhafaza eden bu kent, Irak - İran savaşında ağır tahribat gören yerlerden biri.
Bu kente girişimizin hemen sonrasında, yine İmam zadelerden hadis rivayet eden iki muhteremin türbesi etrafında şekillenen merkezle başlıyoruz, ziyaretimize. Hicri 3. asırda yaşamış İmamzade Tahir ve İmamzade Abdulazim’in kabirlerinin bulunduğu bu yer, minareli, altın kubbeli bir türbe etrafına, camii, hadis ilimleri merkezi, bilgi merkezi, medrese gibi mekanlar eklenerek büyük bir kompleks haline dönüştürülmüş.
Bu tarz tüm ibadi ziyaret mekanlarında olduğu gibi, günün her saatinde yoğun bir ziyaretçi akınının olduğu bu yerin girişinde zemine neredeyse karo taşı gibi döşenmiş mezar taşları üzerine basmamak için oldukça fazla dikkat ve gayret sarfetmek gerekiyor.
Türbe ziyareti sonrasında akşam namazını burada eda ettik.
Otele dönüşümüzden sonra otelin lobisinde Iğdırlı Agai Yusuf Hoca tarafından verilen Perşembe sohbeti de doğrusu unutulacak tarzda sohbetlerden değildi. Dinin, insanı ulaştırmak istediği hedef, Peygamberin getirmiş olduğu mesajı ile insanı taşımayı düşündüğü amaç çerçevesinde ‘Allah’ı tanımak’ ve O’nun istediği tarzda bir yaşam sürdürmenin ve kayıtsız şartsız teslimiyetin zorunluluğu üzerindeki irfani bir sohbet, herkes tarafından ilgiyle dinlendi.
EZAN - NAMAZ
Genel anlamda farzlar bakımından abdest ve namaz hususunda fazla bir fark yok gibi aramızda.
İran’da ezan bizim ülkemizde olduğu gibi yüksek volum ile okunmuyor. Neredeyse bizdeki volumün yarısı. Eğer cami ve ibadi merkezlere yakın değilseniz, zaten ezanı işitme şansınız da bulunmuyor. Ezana ‘Eşhedü enne Aliyyun veliyullah’ ve ‘Hayya lel hayrul amel’ bölümleri ekleniyor. Görkemli mabed olaraka camiler bizdeki çoklukta ve sıklıkta olmadığı gibi, ibadi merkezler dışında, minare ve camii görmenizde pek mümkün değil.
Abdest alırken, ayak üzerine mesh verdikleri için, umumi yerlerde lavabo seviyesi oldukça yüksek ve bu yüzden, abdestte ayakları yıkaya bilmek için fazla bir efor sarfetmek gerekiyor.
Elleri bağlamadan durdukları, farz namazlarının ikinci rekatında rukuya varmadan önce mutlaka ayakta elleri kavuşturup dua okuyorlar. Namazdan çıkışta selam verirken, sağa ve sola değil, karşıya salam veriyor, ellerini dizlerinin üzerinde hafif çırparak. Namaz sonrası yanındaki ile mushafalaşmak da ayrı güzellikte bir gelenek, İran’da. Camilerde, bizim en çok yadırgayabileceğimiz şeylerden biri de, İmam’ın sağ önündeki müezzin’in cemaata dönük vaziyette, cemaata uymadan emir- komuta ile namaz ritüellerinde cemaata yön vermesi. Açıktan kıraat olan vakitlerde, imam Kur’an’ı, bizde olduğu gibi çok yüksek ses ve teenni ile okumuyor. Yine namazda başlanan surenin tamamının okunması gerekiyor.
Namaz de sert bir şey üzerine secde yapma gerekliliğinden dolayı, bazen sadece alınlarına, bazen de alın ve burunlarının altına gelecek şekilde ‘möhre’ ismini verdikleri toprak rengi yuvarlak sert taş koyuyorlar. Mescit girişlerinde bu taşları koydukları, duvara monteli mini bir tabla bulunduruyorlar.
Namaz sonrası, Kabe-i Muazzama da olduğu gibi toplu tesbihat da yapılmıyor. Camilerde Kur’an ve dua kitaplarından çok sayıda bulunması ve kimsenin boş oturmadan, kitap okuyor olmaları da ülkemiz camilerinde pek alışık olmadığımız manzaralardan. İşyeri ve iş merkezlerinde mescid olarak ayrılan büyük bölümlerde, namazlar büyük ölçüde cemaatla kılınıyor.
BEHEŞTİ ZEHRA MEZARLIĞI
Tahran’ın biraz kenarında, Kum Yolu üzerinde, İmam Hümeyni’nin kabrinin bulunduğu yerin bitişiğinde, uçsuz bucaksız düz bir alana kurulu bir mezarlık.
Cenazelerin gömülü olduğu bu kabristanda, şehid mezarlılarının fark edilebilir ayrı bir önemi bulunuyor. Şehid mezarlarında bayrağın yanı sıra mezarın hemen başına konmuş olan camlı metal pano içinde şehidin fotoğrafları ve onunla ilgili hatıra veya yazılar bulunuyor.
Beheşti Zehra mezarlığı içinde değişik zaman ve yerde şehid olanlar için ayrı mekanlar hazırlanmış olup, bunların hatırasını yad etme maksadıyla anıtsal yapılar inşa edilmiş. İnkılab’da şehid olanların yanı sıra, Halepçe’de, Hacc’da, Basra Körfezindeki donanmada, suikastlarda şehid olanlar için ayrı görkemli mekanlar hazırlanmış.
Beheşti, Recai ve Bouhoner için oluşturulmuş, cami benzeri büyükçe bir binada mermer sandukalar altında başka şehidlerinde mezarları bulunuyor.
Genelde mezarlar üzerine konulan yazılı yatay mermerler, yerle aynı hizada veya çok az yükseklikte. Mezarlar, başına ve üzerine konulan karanfil ve değişik çiçeklerle sürekli bakımlı tutulmaktalar.
Ülkemizde sadece bayram ve arefe günlerinde görmeye alışkın olduğumuz mezar ziyaret izdihamını, burada neredeyse her gün görmek mümkün. Ferdi olarak, ailesiyle veya gruplar halinde akın akın gelen kalabalıklar, dua ve gözyaşları içinde şehid mezarlarını ziyaret ediyorlar. Bizde olduğu gibi burada da mezarlıklarda, şekerleme türü ikramları ziyaretçilere tutmak, bir gelenek.
MERSİYE KÜLTÜRÜ ve MUSIKİ
Ehl-i Beyt ve Evladı Resul’e reva görülen, acılar, kederler ve zulümleri hatırlama ekseninde zaman içinde oluşmuş bir ağıt, mersiye ve diyeşet kültürü hayatın içinde, hayatı şekillendiren ve yön veren bir kült haline gelmiş.
Fars dilinin aruz vezni ile örtüşmesi ve elem verici hadiselerin aynı makamda teenni ile okunması, toplum üzerinde, hüzne dayalı bir kült ve mizac da oluşturuyor, aynı zamanda. Toplum olarak çok az gülüyorlar ve çok fazlaca hüzne ve eleme gark oluyorlar. Yıl içinde çok sayıda dini anma merasimi olması, mersiye kültürünü de paralel olarak beslemekte.
Dini mersiyeler dışında, 30 yıl öncesinin devrim marşları ise hala güncelliğini korumakta. Sadık Ahangaran gibi özgün müzik tarzı söyleyen sanatçılar hala güncelliğini devam ettiriyor.
Özellikle devrim sonrası, musıkide solo kadın sesine yer verilmemesi ve kişiyi yanlışa yönlendirme durumu söz konusu olan şarkılara kısıtlama getirilmesi, kendine özgü bir musiki geleneğinin de ortaya çıkmasına neden olmuş. Mersiyelerde söz konusu olan aşkın bir hüzün, şarkı ve diğer musıki türlerinde ezgin bir tarzda sinmiş durumda.
Orkestra ve müzik aletlerinin farklılığı bakımından ortaya çıkan eserlerde, şark musıkisinin enginliğini ve ruhu dinlendiren dinginliğini hemen hissedebiliyorsunuz.