Biz onu suçlamakla yetindik. Her şeyin sorumlusu olarak onu görmek çok daha kolaydı. Sonrada onun hiç bırakmak istemediği hocalık, başkanlık, liderlik, şeyhlik, üstadlık makamını peygamberlik edasını verip eleştirilemez dahi kabul ettik.
İlk siyasete başladığı yıllarda bırakın dine dair bir referansı kabul etmeyi, manevi değerlerden bahsetmek dahi alay konusu olarak anılmak için yeterliydi. Yönetimin kilit yerleri ve diğer hakim unsurlar ortaçağın karanlığında kalan din denilen olgudan arınmış halde, akla ve pozitif bilme uygun olmanın çağdaşlığı içinde, nutuk atanlar arasındaydı. İşte o zamanlar dini referansları kabul eden o referansları esas alan birisi çıktı. Milli Nizam Partisi adında bir parti ile siyaset sahnesine çıktığı anda bu partinin başında Necmettin Erbakan oldu. Aradan geçen yıllar içinde Adil düzen adında kurmayı hedeflediği bir ütopyası vardı. Bu ütopyasını gerçekleştirmenin aslında mümkün olmadığını o da biliyordu fakat hayallerinin ardından gitmeyi de hiçbir zaman bırakmadı.
Siyonizmin emrinde cuntanın başlattığı 28 Şubat darbesi Demirel denilen bir melunun ona karşı ezeli ve ebedi düşmanlığı onu yıldırmadı. Ne hayallerinden vazgeçti ne de liderliğinden, başkanlığından, hocalığından. Saadet Partisi adında bir parti kurduğu zaman da o parti benim olmalıdır diyerek, yine başkan olmayı dört kafadarla beraber devam ettirdi. O zamanlar ona karşı bütün saygımı yitirmiştim. Lakin bir insan sadece filmin bir karesi ile yâd edilemezdi. Kimseler ortalıkta yokken o vardı, benim davam hak davasıdır, fetih davasıdır, adil düzen davasıdır diyerek siyaset yaparak ortaçağ karanlığında kaldığına inandırılmaya çalışılan dinin değerleri ile siyaset yapabilme cesaretini gösteriyordu.
Bütün onu alt etmeye çalışan unsurlara, davalara karşı “savunan adam” lakabıyla anılmaya başladı. Sonrasında hakkın rahmetine kavuşarak Türkiye ve İslam âlemine bıraktıkları ile aramızdan ayrıldı. Uğurlar olsun, yadigâr bıraktıklarınla yaşayacaksın.