ABD BÜYÜKELÇİLİK BİNASI
1979 İslam Devrimi öncesi, bölgede ABD’nin en önemli müttefiklerinden İran Şahı, onların her türlü yapılanması için zemin hazırlıyordu. ABD’nin Ortadoğu ve bölge ülkelerinin istihbarat faaliyetini yürüttüğü bölge üssü de İran’dı. Devrim sonrasında bu özelliği ile bilinen Tahran’da bulunan ABD konsolosluğu, üniversite gençlerinden bir grup tarafından baskın düzenlenerek içinde bulunan görevliler rehin alınmıştı. Bu mekanın bir konsolosluk binası olmasının çok ötesinde CIA istihbarat üssü ‘fitne merkezi’ olarak faaliyet gösteren bir birim olduğunu bilen gençler, aylar süren eylemleriyle ABD’nin bölgede bulunan uzvunu adeta kırmışlardı. Olayın sekizinci gününde ‘mazlum düşürülmüş halklardan oldukları gerekçesiyle’ zenciler ve kadınlar serbest bırakılmışlardı. Bunu içine sindiremeyen Amerika, Mısır’dan kalkan 8 helikopter ile rehinelerini kurtarma amacına yönelik bir operasyon düzenlemişti. Ne var ki bu helikopterler çölde fırtınaya yakalanıp, paramparça olmuşlardı.
Tahran’ın merkezinde bulunun, o zaman baskına uğrayan ABD konsolosluk binası şu anda müze olarak kullanılıyor. Kalın ve yüksek duvarların arkasında bulunan binanın hemen girişinde, ABD’nin özgürlük anıtının ‘esaret anıtına’ uyarlanmış bir maketi dikkat çekiyor. Yine bahçesinde bulunan, uydu ile irtibat sağlayan vericiler ve çölde parçalanan helikopterlerin parçaları dikkat çekiyor.
Giriş kapıları ve bölmeler arası geçişler o günün teknolojisinin çok üzerinde Amerikalı istihbarat uzmanlarınca, özel bir donanımla techiz edilmiş olup, bu binada ses geçirmeyen görüşme odalarının yanı sıra, insanın göz retinasına duyarlı olarak açılan zırhlı kapılar da bulunuyor. Adata 40 yıl öncesinin Uzay 1999 filminin setini andıran teknolojik donanımlar o günkü haliyle hala muhafaza ediliyor. Dünyanın her yeriyle, canlı görüntülü iletişimi sağlayan cihazlar; yazı, ses, resim kayıt cihazları; görüntü, resim ve yazı gönderimini sağlayan cihazlar; uydu üzerinden iletişim sağlayan cihazlar, telefon dinleme cihazları ve kağıt öğütme makinaları gibi, o günün teknolojisinin fevkinde bir çok cihaz bulunuyor burada.
İLETİŞİM ve MEDYA
Ülke genelinde, eyaletlerde yayın yapan yerel kanallar hariç, yayın yapan 8 televizyon kanalı bulunuyor, İran’da. Bu yayınlar uydu üzerinden de izlenebiliyor. Haber ajansı olarak resmi İRNA ajansının dışında bir de Fars Haber Ajansı bulunuyor. Resmi devlet kanallarında, magazin haberciliği dışında daha çok, aktüel ve tarihi haber, teknoloji, eğitsel diziler ve filmler, belgesel ve her yaş grubuna yönelik eğitsel programlar yayınlanıyor. Özel yapım tarihi diziler, halk tarafından en çok takip edilen yayınlardanmış. Hz. Meryem ve Hz. Ali dizileri yayınlandığı akşamlarda adeta dışarıda kimseyi görmek mümkün olmuyormuş. O filmleri izlemek için halk televizyonları başına kilitleniyorlarmış.
Fars Haber Ajansı Türkçe servisinden İsmail Bey’in daveti üzerine, ziyaret ediyoruz kendisini. İran’daki genel gidişat ve Devrim süreciyle ilgili bilgiler veriyor İsmail Bey. İmam Humeyni’yi ortaya çıkaran tarihi süreci ana hatlarıyla anlattıktan ve hemen zemin katta bulunan mescidinde kılınan namazdan sonra pilav ve kebap yemekten bıkmışlığımızı duyunca, bizi farklı bir yemek üzere Firdevsi meydanına yakın bir yerdeki özel bir restauranta götürüyor.
İRAN’DA OBEZ YOK!
Yedikleri yemekten mi, kullandıkları yağdan mı veya çok hareketli oldukları için mi bilinmez, gezimiz boyunca neredeyse şişman veya obez diyebileceğimiz bir Allah’ın kuluna rast gelmedik, desem abartmış olmam. Ağırlık ve hacımsal olarak, sanki ülkemiz halkının 1975’lerdeki zaif ve naif halini andırıyor. Belki günde iki öğün yiyor olmalarından veya akşam yemeğini daha erken bir vakitte yiyor olmalarından kaynaklanabilir ama bu husus obezite tehlikesiyle karşı karşıya kalan ve bu uğurda ciddi paralar harcayan ülkeler için bir araştırma konusu.
Lokantaların ortak menüsü, pirinç pilavı ve yanında et türü bir kebap. Pilav yağsız suda haşlanmış ve birbirine yapışmamış tane tane pirinçlerden yapılıp, üzerine biraz da sarı safranda pişirilmiş pirinç ekleniyor. 10 gr. lık küçük bir tereyağ ile servis ediliyor. Bu tereyağı açıp lezzetli pilava katmak gerekiyor. Porsiyon olarak bizim burada servis edilen pilavın iki katı fakat yağda pişmediği için bizim pilavdan daha hafif oluyor. Tuz oranı ise bizim damak tadımıza uygun.
Genelde yanındaki içecekler, pepsi ve cocacola ama bunlar biraz İran’a özgü hale getirilmiş, Amerika ile irtibatlı olmayan kolalar. Kendi kolalarını üretip, bu markalarla tüketiyorlar. Bu markaların görsel reklamına ise hiç rastlamadık. Marketlerde ise envai çeşit meyve aromalı alkolsüz içecekler bulunuyor. Hiçbir surette alkollü içecek üretmek ve tüketmek söz konusu değil, çünkü cezaları oldukça ağır.
İsmail Bey’in götürdüğü lokanta yediğimiz yemeğin ise gerek yapılışı gerekse lezzeti oldukça farklı. Abguş adı verilen bu yemek, yirmi santim yüksekliğinde silindirik siyah bir çanak kap içerisinde kısık ateşli ocakta 4 saati geçen bir zamanda hazırlanıyormuş. İçine koyun eti ile beraber, tüm patates ve nohutla beraber baharatlar ve su ilave ediliyor. Oldukça sıcak, siyah çanak içinde servis edilen yemeği yemek ise ayrı bir uzmanlık konusu. Nasıl yendiğini İsmail Bey anlattı, bizde aynısını yaptık. İlk önce sıcak çanak lavaş tarzı ekmekle tutularak, elleri yakmadan, içindeki suyu ayrı bir tasa aktarılıp, içine ekmek katılarak yeniyor. Çanak havan içinde kalan susuz bölümü ayrı bir tas içine boşaltıldıktan ve kemikli bölümler ayrıldıktan sonra, metal havan döveci ile tüm malzemeler iyice ezilip, o şekilde yeniyor. Süper lezzetli ve oldukça farklı bir yemek.
İMAM HUMEYNİ’NİN EVİ
Genelde varlıklı kesimden insanların oturduğu Kuzey Tahran’ın lüks binalarının biraz arkasında, eski mahalle arsından geçilen dar bir sokak içinde bulunan İslam Devrimi Önderi rahmetli İmam Humeyni’nin, saray yavrusu görkemli şatosunu görmek üzere gidenlerin yaşadığı hayal kırıklığını bizlerde yaşadık. Demir kapıdan girilen küçük bir avlunun solunda üç basamakla çıkılan tek katlı küçük bir ev, 2500 yıllık Şahlığı, İslam İnkılabı ile devirip, İslam Cumhuriyeti’ni kuran İmam’ın evi. Evin kapısı kapalı tutuluyor, galiba sonradan büyütülmüş pencereden görebiliyoruz, yaşadığı, misafirlerini konuk ettiği o mütevazi odasını. Burası ve yanına bulunan Cemerani Hüseyniyesi, Seyit İmam Cemarani’ye ait olup onun vefatından sonra İmam Humeyni tarafından kiralanmış. Eve küçük bir holden giriliyor ve iki odası, bir de küçük mutfağı bulunuyor.
İmam’ın yaşadığı, yerli ve yabancı, gelen tüm konukları ağırladığı, kabul ettiği, devrim sonrası grup grup gelen kitlelere devrimin esaslarını anlattığı, hitab ettiği bu mekan, devrim önderinin mütevaziliği, zühdü ve takvasının delili olarak müzeleştirilmiş. Aynı avlu içinden de girilebilen evinin karşısındaki Hüseyniye ise çok daha kalabalık gruplara hitap ettiği, yaklaşık 500 metrekarelik bir mescid. Bu mescidin ön tarafında iki metre yükseklikte bir hitabet ve selamlama yeri de bulunuyor. O günlerin fotoğraflarına yansıyan bu mekan hala canlılığını koruyor.
Odasında rengi solmuş örtülü yeşil bir çekyat kanepe ve önünde üzeri minderli iki küçük ahşap tabure, kanepenin yanında üzerinde mikrofon olan bir sehpa, arkasında sekiz on kitabın olduğu bir raf ve yuvarlak ayna bulunuyor. Zeminde ise halının üzerinde bir terlik ve sol köşe tarafta oğlu Mustafa ile el yapımı bir tablo dikkatimizi çekiyor.
Bu el yapımı tablonun ne olduğu ile ilgili evinin karşısında bulunan Hüseyniye’nin altındaki fotoğraf müzesinin sorumlusu şahıs merakımızı gideriyor. İmam Humeyni’nin Peygamberimiz için yazmış olduğu Nat’ı şerif’ten etkilenen bir ressam, bu şiirin tesiriyle görmüş olduğu rüyasında, gençlik dönemindeki Resulullah’ı görür ve tasvir ederek resimleyip, İmam’a hediye eder. Bu hediye karşısında sükut etmek durumunda kalan İmam, resimle ilgili olumlu veya olumsuz herhangi bir şey söylemez. Vefatı sonrası evi, müze haline dönüştürülürken bu enteresan hediye de odanın zemininde bulunan halının köşesinde sergilenmek durumunda kalır.