“Bütün kitaplar bir tek kitabın anlaşılması için okunur” APOPE
Kur’an tefsiri dersi veren bir hocaefendiye rastladım radyo programı için gittiğim yerde. Geveze denen tip olduğumdan ve Arapça dersi verdiğinden essah bir hocaefendi sanarak ilmi yani tefsirlerle ilgili sohbete girdim palas pandıras ve şu anda okumakta olduğum Ömer Nasuhi Bilmen hazretlerinin “Kur’an’ı Kerimin Meali Alisi ve Tefsiri”Kitabından bahsedince; hafif bir kibir ve azıcıkta haya kıtlığı olan bir tavırla”Sen tefsir okuyunca yazarının anladığı Kur’an’ı okumuş olursun vesaire türü laflar geveledi. Ben de doğru dürüst bir alim sandığım ve içten içe Kur’an Arapçası öğrenim diye hoca taslağını ciddi ciddi dinlemeye başlamıştım. Ama tefsir ve müfessirleri tahfif eden bir edaya bürünerek ukalalık yapması bu hevesimi geri teptirdi.
Tefsir diyince akla gelen alimlerden Seyyid Kutup’un “Kur’an; sen kendini ne kadar ona açarsan o kadar sana açar kendisini”sözünü hatırladım ve böylelerine okudukları halde kendini açmamış kelam ı kadime diye düşündüm. Kendisinin okutmadığını veya kendini büyük alim gösterme istek ve edası Kur’anın ruhuna en aykırı bir alçaklık ve zavallılıktı kendi kitab ı kerim zaviyesinden. Neyse Allah CC bizleri kitabı haddini bilerek ruhuna layık olarak eline alanlardan eylesin diyelim ve “İslam ve Hayat”dergisinden bana yollanan bir yazının önemli kısımlarının kritiğini yapalım. Şükrü Hüseyinoğlu tarafından kaleme alınan yazı, Kur’anı okuma ve anlama sorunları üzerine şahane tesbitlerde bulunuyor. Ben de önemine binaen yazıyı, sayın Hüseyinoğlunun yorumunu sizlere arzetme gereği duydum.
Kur’an konuşulacak, yazılacak, söz ve sohbet her halükarda Kur’an a gelecek ve kıyamete kadar en gür sada olarak kalacaktır. Eleştiri ve yorumlar her zaman zaaf değil onun en gür sada olduğunun mucizesidir Kur’ansal yorumlar ve makaleler. Kur’an ve kitap konuşulmaz ve tartışılmaz olduğu anda kitap ve din biter asıl tehlike Kur’andan bahsedilmeyen bir dünyadır. Allah Kur’an düşüncesini beynimizden,r uhumuzdan, kalbimizden ve kelamını dilimizden kesmesin Kur anla yatıp tefsirle kalkmaya çalışalım efendim diyorum.
SENİN QULHUN SANA, BENİM QULHUM BANA! --Şükrü Hüseyinoğlu / İslam ve Hayat.com
Yıllar önce yaşanmış bir köy anısıyla yazıya giriş yapalım… Rabbim selamet versin, akrabadan Çeşminaz hala, muhtemelen büyük bir heyecan ve gayretle İhlâs Sûresi’ni ezberliyor. Sûreyi doğru ezberleyip ezberleyemediğini teyid amacıyla da, o dönem Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenim gören ve yaz tatili için köyde bulunan akrabadan bir gence, okuyuşunu dinlemesini rica ediyor.
Buraya kadar her şey yolunda gidiyor. Çeşminaz hala İhlâs Sûresi’ni bitirince, İslam Enstitüsü öğrencisi genç, kendisine okuyuşunda bazı hatalar olduğunu söylüyor ve doğrusunu okumaya başlıyor. İşte film burada kopuyor. Çeşminaz hala tepkisini şöyle ifade ediyor: “Senin qulhun sana, benim qulhum bana!” Şüphesiz ki, bu güzel Anadolu insanı kendisine hatırlatılan gerçeğe karşı çıkıyor değil. Onunki, takdir beklerken eleştiri alması karşısında yaşadığı hayal kırıklığının anlık bir dışavurumundan ibaret.
Oysa bugün, “hakikatin göreceliği” varsayımına dayanan postmodern rüzgârların etkisiyle kimi çevrelerde gittikçe yaygınlaşan “Herkesin Kur’an’dan anladığı kendine!” şeklinde özetleyebileceğimiz bir yaklaşımla karşı karşıyayız ve bu yaklaşım sahipleri “Senin qulhun sana, benim qulhum bana!” söyleminde gayet iddialı ve ısrarlılar.
MODERNİZMİN ATRÇISI BATI VE BATIYA PERESTİŞ EDENLER VAHYİ İLAHİYE İMAN EDİP TESLİMİYET GÖSTEREMİYORLAR
Evet, insanlığa nizam verme iddiasındaki Batı aklının, tıkanan ve hakikatin yegâne temsilcisi olma iddiası işlerliğini kaybeden modernizm sonrası için ürettiği postmodernizmin etkisiyle ortaya çıkan bu yaklaşım, son dönemlerde daha fazla dillendirilmeye başlanmış durumda.
Bilindiği gibi, içerisinde bulunduğumuz zaman diliminin popüler felsefesi postmodernizm, mutlak doğru kabul etmeyen, hiçbir konuda tek bir hakikatten söz edilemeyeceğini öne süren bir anlayışı ifade etmektedir.
Herkesi bağlayıcı ortak bir kaynağa iman etmeyen Batılılar ve Batıya iman eden seküler kesimler için bu tür felsefi arayışlar tabii ki anlaşılabilir niteliktedir. Fakat, Âlemlerin Rabbi’nin öğüt alınsın diye kolaylaştırdığı apaçık kitabı Kur’an’a2 iman eden Müslümanlar arasında bu tür anlayışların etki uyandırıp taraftar toplaması olağan bir durum olmasa gerektir.
Bu anlayış Müslümanlar arasında o kadar etkili olmaya başladı ki, artık herhangi bir konuda Kur’an’a atıf yapmak veya Kur’an’ın ölçülerini hatırlatmak, dayatmacılık ve diktecilik olarak yaftalanır oldu. Gündeme gelen bir konu hakkında Kur’an’ın ölçülerini hatırlatmak istediğinizde, bazı muhatapların gündeme getirilen âyetlerin mesajları üzerinde müzakere etmek yerine hemen söz konusu postmodern reflekse yönelip, “O sizin yorumunuz” diyerek işin içinden çıkıverdiğini görüyorsunuz.
Rabbimizin “Hablullah” olarak niteleyip topluca sarılmamızı emrettiği3 Kur’an’ın, Müslümanların ortak referansı olma özelliği ve bağlayıcılığı, “Herkesin Kur’an’ı kendine” şeklinde özetlenebilecek bu yaklaşımla zayıflatılıyor, etkisiz ve işlevsiz hale getiriliyor.
Bilindiği üzere bugüne dek Kur’an mesajının önündeki engel daha çok geleneksel din anlayışlarından kaynaklanan “Kur’an’ı herkesin anlayamayacağı” şeklindeki yaklaşımdı. Çoğu zaman muhatabınıza Kur’ani bir ölçüyü hatırlattığınızda, herhangi bir konuyla ilgili bir âyet-i kerimeyi referans gösterdiğinizde “Biz anlamayız, hocalar anlar!” mahiyetindeki tepkilerle karşılaşırdınız.
Bu anlayış şimdilerde büyük ölçüde aşıldı. Düne kadar Kur’an meâli okumayı sapma sebebi olarak gören birçok geleneksel anlayış sahibi çevre şimdi meâl okumayı teşvik eder duruma geldi. Artık Kur’an mesajının önündeki en güçlü engel geleneğin “Kur’an’ın anlaşılmazlığı” iddiası değil. Onun yerine, ölçüyü, postmodernizmin “hakikatin göreceliği” ölçüsüzlüğünde arayan, vahyin net ve apaçık ölçüleriyle modern ve postmodern kuramlara yaklaşmak yerine, söz konusu kuramlarla vahye yaklaşmayı yeğleyenlerin flulaşmış zihni algı ve duruşları Kur’an mesajının önüne dikiliyor.
Mesele öyle bir hal aldı ki, artık Müslümanlar arasında bile Kur’ani ilkeleri gündeme getiremez olduk. Herhangi bir konuda Kur’an’dan bir âyet okuduğunuzda “kendi yorumunu herkese dayatmak” gibi ithamlarla karşılaşıveriyorsunuz. Kısacası, aynı Kitab’a iman ettiğiniz bir insana o Kitab’dan bir ölçüyü hatırlatmanın alabildiğine zorlaştığı bir dönemden geçiyoruz.
AB NİN İSTEDİĞİ DOĞRULTUDA “İNNED DİYNE İNDALLAHİL İSLAM –Allah indinde yegane din islamdır “AYET İ KERİMESİ CAMİLERDE YASAKLANMIŞ MIYDI?
Hatırlanacağı gibi, birkaç yıl önce Avrupa Birliği’nin isteği doğrultusunda resmî vesayet altındaki camilerde okunan hutbelerde, “Allah katında (yegâne geçerli) din İslam’dır…" âyet-i kerimesinin okunması yasaklanmıştı. Çünkü bu âyet-i kerime hakla bâtılın arasını kesin çizgilerle ayırıyor, “hakikatin çokluğu” ölçüsüzlüğü yerine, “hakikatin tekliği” ölçüsünü hatırlatıyordu. İşte, son zamanlarda postmodern rüzgârların etkisiyle yaygınlaşan “Herkesin Kur’an’dan anladığı kendine” yaklaşımı da, Kur’an’ın çizdiği açık ve net çizgilerin hakla bâtılı uzlaştırma çabaları karşısında oluşturduğu engeli ortadan kaldırmanın farklı bir versiyonu olarak işlev görüyor.
Eskiden “Abdestsiz dokunulmaz”, “Elimize alırsak saygıda kusur edebiliriz”, “Biz anlayamayız” gibi gerekçelerle ellerden, zihinlerden, kalplerden ve hayat alanlarından uzak tutulan Kur’an, şimdilerde apaçık ve kolaylaştırılmış bir hayat kılavuzu olduğu Rabbani beyanlarına rağmen, her okuyanın farklı sonuçlar çıkarmasına müsait bir felsefe kitabı muamelesine tâbi tutularak benzer bir işlevsizleştirilme operasyonuna maruz bırakılıyor. Kimi Müslümanlar da, insanlığın yegâne hidayet rehberi Kur’an’ı iddiasız ve etkisizleştirmeye yönelik bu yaklaşıma ortaklık edebiliyorlar.
Bilindiği gibi Kur’an mesajının ilk muhatabı Mekke toplumuydu ve Mekke oligarşisinin Kur’an mesajının topluma ulaşmasına engel olması için düşündüğü tedbirlerden biri Kur’an okunduğunda onu kaba gürültüyle bastırmaya çalışmak şeklindeydi. Günümüzde ise bu “gürültü”nün postmodern biçimleriyle karşı karşıya bulunmaktayız. Üstelik Kitab’a iman eden bir kısım insanın da kendisini bu rüzgârlara kaptırıp gürültücülerin söz konusu postmodern tamtamlarına iştirak ettiğini görmekteyiz.
Kur’an’ın her an hayata müdahil olması özelliğini ve Müslümanlar için nihai referans kaynağı işlevini pratikte devre dışı bırakan bu yanlış yaklaşıma karşı, Kur´an´ın Kur’an’la tanınıp tanıtılması için gayret göstermek gerekmektedir.
Sevgili okuyucu,
Medyatik dini tatavaları yukarıdaki fikirler muvacehesinde mercek altına al ve Kur’an’a açıl ve deryaya dal. Mananın deryasına. Şeyh Sadi öyle der. “Eğer inci mercan arıyorsan okyanusa dal korkma. Ama selamet istiyorsan ve hakikatten korkuyorsan sahilde gez ey aptal cesaretsiz tembel ve korkak”diyerek cesur ve araştırıcılığın esas olduğuna kendi mübarek uslubuyla işaret ediyor. Maasselameh…..