Aslında büyük umutlarla Kayseri’de bir şeylere doğru yeni bir pencere açar ümidini içimde taşırken, özgür eğitim sen adına büyük gayretleri ve fedakârlıkları da beraberinde yaşattım. Bu sendikanın üyeleri sayesinde yeni soluk ve başlangıç olacağına yürekten bir inancı taşırken, aslında kendimi kandırıyordum. Neden derseniz, insanın evrimleşmesi yani tekâmülü levhaların ve örgütlerin içinde gerçekleşmiyor.
“Önceden çok benimsiyordun şimdi neler oldu?” Gibisinden sorular ile bana sorular sorabilirsiniz. Haklı da olmanız gayet tabiidir. “Sana güvenip sendikana üye olsak bizim başımızdan ilk giden sen mi olacaktın.” Bütün bu sözlerin anlamlı bir yeri olacaktır. İnsan bulunduğu yerde en başta güven duymak ve zor işlerin kolay kılınmasını ister. En tabii hakkı olarak insanın soracağı soruların başında bunlar gelir. Fakat bir sendika ve siyasi teşkilatlanma, onu sahiplenecek insanların bir araya geldiği ve onun çatısı altında toplandığı an da anlam kazanır. Görev yaptığım şehirdeki öğretmen kitlesinin mümkün olduğu kadar sendika dünyasından uzak durması, artık Özgür Eğitim Sen’in Kayseri Şehri için bir anlam ifade etmeyeceğini ortaya koymuştur.
İlk kez öğretmen-sen adıyla kurulan bu sendikaya üye olurken gönlümden geçen tek şey: Sendika giderlerine ortak olmak için, maaşımızdan sendika aidatının kesilmesini sağlamaktı. Sendika bir menfaat kapı olmasın; ama bizim o sendikaya bir katkımız olsun, düşüncesi vardı. Görev yaptığım Ankara Elmadağ İlçesinde sendika adına hiçbir faaliyet içinde bulunmuyordum. Çünkü orada böyle bir faaliyetin hiçbir anlamı olmayacaktı.
Sendikamız Tevhidi Tedrisat kanunun kaldırılmasını ilk kez sesli olarak dile getirmiş. Ardından tek tip eğitim anlayışına, askeri vesayetin eğitim üzerindeki baskına ve Kemalizmin eğitim üzerindeki tasallutuna ilk kez açıktan karşı gelmeyi temel ilke haline getirmişti. Bu ifadelerini yazılı olarak farklı platformlarda ortaya koyan sivil toplum kuruluşu oldu.
Artık bir asra yakın zamandır ülkemizde kara bulut gibi gezinen Kemalizm denilen saçmalık anlayışının savunulacak bir yanı kalmadığı açıkça ortadadır. Bundan sonra daha fazla demokrasi, liberalizm, modernizm, serbest piyasa, insan hakları ve buna benzer kutsalı olmayan unsurların takibini yapmanın bir anlamı olmayacağına inanıyorum. Kötü ve zorba olana karşı, kutsalı olmayan fikir ve siyasetin yanlış bir isyan aracı olacağını biliyordum. İngilizler buna false rebelition (yanlış isyan) adını verirler.
İnsanı kendi özünden ve ruhundan koparan ve insanı sadece nesne gibi gören anlayışlar, son iki yüz yıl içinde o kadar çok yaygınlaşmıştır ki bunların ortak ismine “modernite” adı verilmiştir. Bunların ortak manası da insanı özne olmaktan çıkartıp, nesne halinde görmektir. İnsan asla nesne olamaz ve yeryüzünü de nesne olarak göremez. Tam burada demokrasi ve diğer ifadelerin sonunda insan sonsuzluğun sahibi olana doğru yücelmiyorsa yada kendi için istediğini başkası için istemiyorsa, o insanın varlığının ne anlamı olabilir ki…
Bir elmayı yedikten sonra o ağaca teşekkür etmeyi kendine borç bilen, içtiği suyun aktığı pınara teşekkür eden, toprağı seven ve bu alemi kendisine emanet eden Allah’a karşı emaneti itina ile vermek isteyen çok eski atalarımızın dünyasının ışığına şu an çok daha fazla muhtacız. Hatırlayalım: Yunus Emre yavuklusu için bir çiçek koparmak ister kırda gezerken, çiçekleri seyretmeye başlar. Çiçeklerin hiçbirine kıyamaz. Sonra bir sarı çiçeğin başına gelir. O an Yunus sarı çiçekte bir an kendini görmeye başlar. Artık Yunus çiçek olmuştur, çiçek Yunus. O an onu koparsa kendini koparacaktır. Çiçekte kendi özünü varlığının bir parçasını görmeye başlar. Sordum sarı çiçeğe adlı ilahi, o an asır öncesinden söyleyen Yunus, varlıkta kendini görmeye başladığı an, dudaklardan dökülür.
Yunus gibi olmaya götüren hangi din ve yol varsa, hepsinin ardından gitmenin insanı evrimleştireceğini ve yücelteceğini, ötesinin ise boşa bir zaman kaybı olduğunu artık söylemenin zamanı geldi diyorum.