Söze başlamadan önce Çukurca’da yapılan alçak saldırıda hayatını kaybeden 24 askerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Ne acıdır ki Türkiye birazcık başını kaldırmaya başladığında bu tür saldırılar kaçınılmaz olarak geliyor…
***
Çok uzun yıllardır iyice kanıksamaya başladığımız ve öğrenilmiş çaresizlik haline gelen Osmanlı bakiyesi kültür havzamızın geri kalmışlığının, sinmişliğinin ve silik bir kimlikle varoluşunun, daha doğrusu varolamayışının hikayesinin gün geçtikçe değiştiği bir döneme giriyoruz…
İşte, bu yeni döneme Yeni Dünya Düzeni veya yenilenmeye aday dünya düzeni de diyebiliriz. Artık devir yok sayılanların, ezilenlerin ve susturulanların sessiz çığlıklarını haykırma devri. Ve her nedense hiçbir ülkenin ister öğrenilmiş çaresizlik yüzünden, ister güçlüye yaranma dürtüsünden dolayı itiraz etmediği sömürü düzenine güçlü bir sesle Başbakan Erdoğan, Birleşmiş Milletler’in (B.M.) 66. Genel Kurulu´nda tüm dünyaya haykırarak tepkisini ortaya koydu. Tabiki Başbakan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşmasından memnun kalan geri kalmış ülkeler ve insanlık vicdanını yitirmemiş diğer ülkelerin temsilcilerinin dışında, bir de bu durumdan rahatsız olan, kulağı çıkar ve yaranma zehri yüzünden kir tutmuş ülkelerin temsilcileri de vardı.
Yükselen Türkiye ve İran Sorunu
Başbakanımızın birçok başlık altında yaptığı değerlendirmeleri, içindeki insanı öldürmemiş olan herkesin büyük bir hayranlık ve ilgiyle izlediklerini gördüğümüz B.M. Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, İran’ın nükleer santral çalışmalarına dikkat çekenlerin, neden İsrail’in nükleer bombalarına hiç seslerinin çıkmadığını sorguladığını hatırlıyoruz. Sadece Filistin’in değil, İran’ın da hakkını savunan Erdoğan’a inat, halen ve ısrarla Suriye’deki katil Baas rejimi ve onun başındaki Beşşar Esad’ı savunmaya devam eden İran acaba neyi amaçlıyor? Hele de TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’in PKK elebaşı Murat Karayılan’la ilgili haber üzerine yaptığı açıklamayı da göz önüne alacak olursak, İran nasıl bir mantıkla Karayılan’ı ele geçirip sonra da serbest bırakabiliyor? Türkiye’nin aleyhine PKK’yı kullanmak ya da doğrudan veya dolaylı olarak terör örgütüne destek vermek, Suriye’nin katliamcı lideri Esad’a sonsuz kredi açmak, acaba Şah dönemindeki haksızlığa, hukuksuzluğa ve sömürüye karşı isyan eden bugünkü İran rejimini, tam da isyan ettiği ahlaksız düzenin bir benzerinin parçası ve savunucusu yapmıyor mu? İşin daha ilginç noktası ise İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi’nin Ankara’da yaptığı görüşmelerde bu iddiayı yalanlamış olması. Acaba İran Devlet Televizyonunun Genel Müdürü mü bilmiyordu Karayılan meselesinin iç yüzünü, yoksa işin içinde başka bir oyun mu vardı bilemiyoruz… Öte yandan Hama ve Humus’ta Suriye’nin eski diktatörü Hafız Esad’ın yaptığı katliamları halen unutmadığımız gerçeği de yanıbaşımızda dururken, Müslümanların ibadetleriyle dalga geçen Suriye’ye, İran’ın destek vermesi nasıl bir Müslümanlıktır anlamak imkansız. İran eğer örgüte destek vermiyorsa bu şaibeli durumdan kendisini uzak tutması gerekir. Çünkü kim ne derse desin kafalarda İran’ın PKK ile arasında bir şeyler olduğuna veya olabileceğine dair kuşkular var. Bu kuşkuların giderilmesine de büyük ihtiyaç olduğu da ortada.
Suriye meselesinde ise, sadece Suriye’nin yaptığı yanlışlar değil, bu yanlışlara onay verenlerin sonları da ibretlik. En büyük ibretlik durumlardan sonuncusu ise, Libya lideri Kaddafi’nin başına gelenler… Bunu diktatörlerin ve onların destekçilerinin iyi anlaması gerekir diye düşünüyorum.
Gelelim ana sorunumuz PKK’ya. PKK terör örgütü bütün yaşadıklarımıza bakınca hem bir neden, hem bir sonuç olarak karşımızda duruyor. Fakat, sorunu bizim anlayıp çözmeye karar vermemiz biraz geç olması nedeniyle, tahminlerin de ötesinde çokuluslu bir holding haline geldi. En önemli nokta ise, bizim ne kadar demokratik bir açılım yaparsak yapalım veya yeni bir Anayasa’yı ne kadar büyük bir işbirliği ve katılımla yaparsak yapalım yine de tamamen bitmeyeceği realitesidir. Çünkü, artık uzmanların da dillendirmeye başladığı şey, PKK üzerindeki Türkiyeli teröristlerin sayıca ve güç olarak azaldığı ve gücün artık büyük oranda Suriyeli teröristlere geçtiğidir. Bu durumda sadece Türkiye’nin değil, Suriye, İran ve Irak’ın da demokrasi ile yönetilmesine bağlı olarak yok olacak bir terör örgütü profiliyle karşı karşıya kaldığımızı düşününce sorunun ne kadar büyük bir hale geldiği ve çözülmedikçe de kar topu gibi büyümeye devam edeceği kaçınılamaz bir problem ne yazık ki…
Filistin’deki Zulme Dikkat Çekerken, Çeçenistan’da Katil Kadirov’u Unutmayalım…
B.M.’de yaptığı konuşmada Başbakan’ın, dikkat çektiği bir diğer husus ise, B.M.’nin gariban ülkeler aleyhinde çıkan kararları büyük bir baskıyla uygularken, İsrail aleyhine 247 karar çıkmasına ve 89 tane de yaptırım kararı alınmasına rağmen bunlardan hiçbirinin uygulanmamasındaki çifte standardı en güzel şekilde yüzlerine söylemesi, vicdanı ölmemiş olan tüm insanları mutlu etti. Aynı şekilde Çeçenistan’da yaşanan drama ve kukla rejimin başındaki Ramazan Kadirov’a ve arkasındaki Rusya yönetimine de, dünyanın her yerinde yaşanan hukuksuzluklara gösterdiğimiz tepki gibi bir tepkiyi göstermek gerekir. Bugün güllük gülistanlık bir hayat yaşanıyor gibi bir portreyi dünyaya yutturmaya çalışan eli kanlı Kadirov’un, bir yandan cami yaparken, öbür yandan baskı ve tehditlerle halkı nasıl sindirdiğini ve İslamla uzak yakın hiçbir bağının olmadığını bütün dünyaya haykırmamız gerekir. Çünkü Filistin konusunda sesimiz çıkarken, Çeçenistan’da yaşananlara ses çıkarmazsak bu ahlaki bir duruş olmaz. Rus yanlısı Çeçenistan Devlet Başkanı Ramazan Kadirov´un, zamanında Rusya´ya karşı savaşmış Çeçenlerden oluşan bir infaz listesi hazırlayarak bu listeyi Rusya Lideri Vladimir Putin´e verdiği gerçeğine ve yapılan onlarca yargısız infaz, işkence ve yolsuzluğa rağmen sessizliğe bürünmek vicdanları bir nebze de olsa yaralaması gerekir. Yeni dünya düzeninde yeni Türkiye’nin aktif rolünü her yerde göstermesinin gerekliliği tartışmasız bir mecburiyet.