Daha önceleri Erkilet Nahiyesine bağlı bir köy iken 2008 yılında Kayseri Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Kocasinan sınırları içinde bir mahalle olan Boyacı Köyü ile ilgili ‘Obadan Köye, Köyden Mahalleye Boyacı’ isimli hazırlamış olduğum kitapda, Orta Anadolu köylerinden biri olan Boyacı’nın bir oba cemaati iken, karye/köy olma ve en sonunda bir mahalleye dönüşme hikayesi ile ilgili tarihi belgeler ışığında önemli ipuçları bulabileceksiniz.
Köyün 700 yıllık geçmişinde, ilk önceleri daha çok yazlık olarak kullanılan arazide yerleşen Türk Oba ve Yörük cemaatlarının, bölgenin 1474 yılında Osmanlı hakimiyetine girmesiyle bir araya gelerek oluşturdukları Karye-i Boyacı’nın ismi de Köyün oluşmasında emeği geçen kök bitkileriyle yün ve tekstil boyama ustası olan Boyacı oğlu Emir’den geliyor.
Kitapda, 1940’lı yıllarda yaşanan ve köylere kadar ulaşan derin istibdat ve aşarcı zulümlerinin anlatıldığı anekdotu sizlerle sizlerle paylaşmak istiyorum…
Aman dinlemeyen Devletçilik!
1930’lu yıllardaki kıtlık ve devamındaki İkinci Dünya Savaşı tedirginliği ile hastalık ve yokluk altında inleyen köylüler, yiyecek kuru ekmeğe muhtaçken, aman dinlemeyen devletin vergi politikaları Boyacı Köyünde de yaman bir şekilde uygulanıyordu. Bez, tuz, gaz ve sonraları şeker, parası olanlar tarafından ancak karneyle alınabiliyordu. Devletin vergilendirme memurları olan aşarcılar, harman harman, kapı kapı, ahır ağıllık gezerek, köylünün verimsiz mahsulunü tesbit ediyor, karnı karnına geçmiş keçisini, ineğini, danasını tespite çalışıyordu. Aslında bu vergi memurları, devletin vergi tespit etmek üzere görevlendirdiği ‘müteahhit’ firmanın elemanlarıydı. İnleri, mağaraları, dere kuytularını gezerek tespit yaparlardı. Üç beş keçisini vergiden kaçırmak için haftalarca dağlarda, kuytu inlerde yatanlar bile zangır zangır titrerlerdi, ‘devletin dağ deviren dürbünlerinden’.
Tarlada mahsul yeşilken ve harmanda ‘seç’ haline gelmişken aşarcı tespitini yapmadan kimse mahsulünün yanından geçemezdi. Tığ gibi yığılı bulunan seç yanlışlıkla üzerine konan, kuşlar ve güvercinlerce dağılmışsa, o mahsulün sahibinin ertesi gün hiç şansı yoktu. ‘Sen misin buradan gece gelip eksilten?’ denip aşarcının ‘yatırın lan şu adamı!’ nidasıyla, aşarcının adamları tarafından, eşek sudan gelinceye kadar benzetilirdi. Dayaktan sonra da önüne katıp evini didik didik edeler, evinde kap kacak, tencere kazan ne varsa el korlardı. O gün için aşarcı, hem polis, hem jandarma, hem savcı, hem hakim, hem infaz memuruydu. Devletin ‘amandan yamandan anlamayan’ soğuk yüzüydü. Haftalarca köyde kalan aşarcı ve adamlarının, arsızlıkları, yüssüzlükleri, namussuzlukları, tacizleri yüzünden neredeyse tüm köylüler canından bezmişti.
Aşarcılar gittikten sonra da onların tespitlerine göre devletin tahsildarı gelir, hâne hâne gezerek aşar’ı tahsil etmeye çalışırdı. Aç ve bi-ilaç olan halkın kapısını tekmesiyle açar, varsa parası alır vergisini, eğer yoksa parası, tencere tava, koyun, keçi ne bulursa önüne katar götürür, harmanlarda biriktirirdi.
O günleri yaşayan canlı tanıklardan 91 yaşındaki Boyacılı Şaban Budak amca anlatıyor gözyaşlarıyla: ‘Sabahın erken vaktinde, anam üstümüzdeki kirlileri özde yıkamak üzere çıkartıp götürmüştü. Yıkayıp, kurutup yarı-çala giyecektik. Biz de kardeşlerimizle beraber, anadan üryan melefelerin altında yatıyorduk. Gürültüyle tepti kapıyı girdiler içeri, devletin tahsildarları. Evden hangi eşyaları alabileceklerini tesbit etmeye çalışırlarken, ebem girdi içeri. Adamlara öyle bir çıkıştı ki adamlar ne olduğunu anlayamadılar: ‘Allah’tan korkmaz kuldan utanmaz mısınız, üstlerinde bile giyecek bir şeyi olmayan şu döllerin nesini alacaksınız? Kaç gündür aç susuzlar biliyor musunuz.’ Şaban Emmi’nin ebesini dinlediler mi dinlemediler mi bilinmez ama bu köylüler, ‘milletin efendisi’ oluncaya kadar çok çektiler çok…
Ya Canın, Ya malın!
Öşürcülerin belirlediği vergiyi hiçbir surette malı veya parasıyla ödeme gücü olmayanlar ise tesbit edilerek, Şehir merkezine götürülür, ne zaman biteceği belli olmayan bir vakte kadar, neredeyse karın tokluğuna, ağır ve zor işlerde çalıştırılırdı.
Özellikle 1930-45 yılları arasında kıtlık ve yokluk zamanında, tespit edilen vergisini ödeme kudreti olmayan Boyacılılar grup grup ağır işlerde çalıştırılmak üzere götürülürdü. Sami Aydın’ın muhtarlığı zamanında 1933 yılında köyden gücü yerinde olan dokuz kişi kağnılarını koşarak, bilmedikleri işlerde çalışmaya götürülmüşler, aylarca Talas’taki taş ocağından yeni oluşan mahallelerin yollarına parke taşı çekmişlerdi. Yine Kayseri Sivas demiryolu yapımında Yılanlı Dağı Cağşak bölgesinden sırtlarında hasır sele veya eşeklerle demiryoluna taş taşıma işinde çalıştırılmışlardı. Vergi borcu olan ailelerin çalışabilecek erkekleri yoksa, çalışma durumunda olan yetişkin kadınlar da, köyden toparlanıp gruplar halinde aylarca Kayseri’de zengin toprak ağalarının ekinlerini biçmek üzere götürülürlerdi…
Bu baskıları yaşayan Anadolu köylülerinden belki gün gelir bir özür dileyen çıkar, devlet adına. Kim Bilir?