İran’da pjak var. Türkiye’de pkk ikisi de Kürt hareketi adına savaşır. Türkiye’de Pkk 13 askeri vurdu. Bunu el ve dil hareketi ile ifade ediyordu. Silvan’da hayatını kaybeden askerlere sanki seviniyordu.
-Bak bana o ölen askerlerden birisi benim kardeşim olabilir. Sen ölen askerlere nasıl sevinebilirsin. Bu sözleri biraz Arapça biraz Kürtçe kelimelerle aktarıyordum.
- Sakın ha ölen birisine sevinme anladın mı?
Tabii bu genç taksici söylediği sözler karşısında mahcup olmuş halde, bana bakıyordu. Bir daha ikaz ediyordum onu. “Bir daha böyle söyleme olur mu?”
-Dolmuş 5.000 dinar parayı gösteriyor. Taksi 10.000 dinar Süleymaniye.
Kürtçe hudeş te razı be(Allah razı olsun) diyerek onu uğurluyorum.
Kalaraj Terminali, daha çok yeni yapıldığı her halinden belli. Belediye bir oturak yeri yapmayınca, buradaki millette evdeki eski koltuk ve kanepeyi buraya getirmiş. Selam verip birinin üzerine oturuyorum.
Süleymaniye yoluna giderken, yol boyunca bu kasabayı anlatmaya çalışayım. Sokağın ortasında elinde keleş silahı ile insanlar çok rahat dolaşıyor. Zaten yerel güvenliği sağlayan askerler de gerilla gibi daha rahat giyimleri ve hareketleri var. Bu şehirde binalar iki kattan fazla değil, aynı güney doğunun biraz daha gelişmiş caddeleri karşımızda. Reklam levhaları artık ilan panolarının yerini almaya başlamış çarşı pazarda. Uluslararası markaların reklamları yavaş yavaş boy gösterir halde binaların üzerini süslüyor.
Şehirden çıkarken kontrol noktasında bir asker sadece beni görüyor. Beni işaret ederek pasaportunu göstermemi istiyor. Çok haşin bakışları olan bu askere pasaportu ve vize yerlerini gösteriyorum. T.C. amblemine dönüp bir daha bakıyor.
-Tamam yola devam edebilirsin.
Öğlenin en azgın sıcağında yol üzerindeyiz. Bu yola çıkarken bir şişe su alsaydım çok iyi olurdu diyorum içimden. Buradaki sıcak susuz çekilir bir şey değil. Arabanın iyi ki en önünde oturuyorum. Pencereyi açtığım anda kimse kapatmaya teşebbüs edemiyor. Pencereden gelen havada sanki fırından üflenir gibi…
Bizi Süleymaniye’ye götüren bu dolmuşun, Kirmanşah’tan Kasr-ı Şirin’e götüren arabadan iki model daha yeni ve temiz olduğunu söyleyebilirim. Suya o kadar özlemim var ki tarif edemem. Çok susamadım, suyu özledim.
Artık aklıma su ile ilgili bütün kelimeleri söyleyeceğim. Su, water, ab, av…
-Av evet av sana av diye yarım şişe suyu bana bir yolcu uzatmıştı.
Kürtçe su demek olduğunu bir yerde duymuştum. Buralara yolum düşünce Kürt arkadaşlarımın “biz Türkçe öğrendik, siz de Kürtçe öğrenin daha iyi olur. Keşke biraz Kürtçe öğreneydim.
Kaptan farsça belki de buradaki Kürtçe caddenin üzerinde su satan yerden su alalım diyordu. Kaptanımız gerçekten Türkiye’deki kaptanlardan bile daha anlayışlı birisi idi. Dolmuşun içini kameraya alıyordum, yolcuları ve kaptan kardeşimizi filme çekiyordum, hiç kimse itiraz etmedi. Bana karşı herkesin bakışı Türkiye’ye gelen tek başına seyahat eden Avrupalılara bakışa benziyordu. Benim saçlarım ise sarı değil siyahtan beyaza dönmüş haldeydi. Yinede yabancı olduğum belli olduğundan hemen Irak Kürdistan askeri benim pasaportumu soruyordu. Sonra pasaporta bakıyor, bakıyor, bir daha bakıyor. Ardından lezzetli tabirini eliyle yaparak, pasaportu bana uzatıyordu.
Vay yeşil pasaport vay, senin sayende havalanın vip salonuna girersin. Almanya gibi vize alınması bela olan bir ülkede sıkıntı yaşamadan vizesiz giriş yaparsın da burada kıymetin bilinmez. Bir kere pasaportu gösterdiğim anda her şey anlaşılsın hükmü Irak’ta maalesef geçerli değil. Bu yeşil pasaportu alabilmek için memuriyette 3-1’ne geldiğimi, onlar nereden bilebilir ki.