Özcan kardeşim boydan Arap elbiseni getirmiş, amca yarın oruç tutacağı için sahura kalkma niyeti ile müsaade isteyip, yatmaya gitmişti.
- Özcan bu elbise ile sen düşmüyor musun?
- Bu elbise benim ayağıma takılır ben düşerim
- Hayır, çok rahat bir dene istersen bayağı insanı serin tutuyor.
Gerçekten giydiğim esnada o kadar rahat bir elbise olabileceğini ummazdım çok rahat ve tam bu bölgeye has tasarlanmış bir giysi idi. Aklıma bir an modernizmin kepazeliği geldi. Sonra sırf modayı takip için kendi yöresel kıyafetlerinin yerine moda elbiseler alanların aptallığı aklıma geldi. Pazar günü bile kıravat takan namazı ve kuranı kıravatla okuyanlara şimdi ne kadar aptallar demekten kendimi alamıyordum. Bu aptallar acaba Kuranı kıravatsız okuyamazlar mıydı ki? Kimi zaman okula bile kıravatsız gittiğimi düşününce aptallığın bedava olduğunu anlamaya başlamıştım.
Ben bir Kızıldereliyi tüyleri içindeki elbiseleriyle, bir Şamanı gökkuşağının yedi rengiyle bezenmiş elbiseleriyle, bir Budist monku tek parça sade elbiseleriyle severim. Karşıma eğer kravat takmış Budist rahip yada şaman gelirse gülmekten kendimi alamam. Artık kravatı ile namaz kıldırmaya çalışan hocalara, aptallara baktığımız gibi gülelim.
Sabah ezanıyla uyanmıştık. Özcan kardeşim sabaha kadar su deposunu doldurmak için uyanık kalmış, arada bir kestirmişti. Benim için dört saatlik uyku her şeye bedel bir uyku olmuştu. Tam zamanında ve tam yerinde bir uyku idi.
Sabah kahvaltısında çay içerken çantamda kalan ekmeğe sürülen çikolatayı çıkarmıştım. Özcan kardeşim çok hoş tadı var diyordu. Onların belki hiç tatmadıkları bir tattı bu çikolata.
Amca sahurunu yapmış uğurlamak için ayaktaydı. Bana bir mendil ve tesbih hediye ediyordu. Elini öpmek istediğim anda elini hemen çekmiş ve bana sarılmıştı.
Dışarıda şafak sökerken var olan bir serinlik vardı. Bu serinliği bir daha hiç göremeyecektik. Güneşin doğmasına daha çok zaman olduğu belliydi.
“Hocam bak buradan su çıkarıyoruz.” Sokağın kenarında bir yerde olan su kuyusundan su çıkarılıyordu. “Gerçekten işimiz zor hocam.” Burada yaşayan kardeşlerim için iş gerçekten zahmetli ve zordu.
Şimdi Bağdat yoluna çıkmıştık. Yolumuza bir an Amerikalıların zırhı aracı çıkmıştı. Neyse ki aracı içindekiler Iraklı Müslüman askerlerdi.
- Hocam eğer Amerikalı olsaydı kesin bize ateş açardı. Biz bu araca asla bu kadar yaklaşamazdık. Şimdi Amerikalı defoldu hep Iraklı askerler bunu kullanıyor.
- Bunları bedava vermediler. Hepsinin parasını aldılar. Bir arabaya bir milyon litre petrol karşılığında bu araçları verdiler.
Akil işin nasıl olduğunu daha iyi biliyordu. “İnşallah hepsi defolup giderler.” Hep beraber amin demiştik.
Yolumuzun üzerine bir cami çıkmıştı. Cami ırak’ın mimarisi ile gayet güzel süslenmiş bir yapı idi. O caminin adı Wahhab Camisiymiş. Bu camiye benzer esma’ül hünsanın bütün isimleri ile ırak’ın her köşesine Saddam bir cami yaptırmış.
Yol bombardımanda tahrip olduğu zamandan beri sadece tek yönden hareket edebiliyor. İkinci yol daha yeni yapılıyor. Tek yolla o kadar aracın hareket etmesi büyük bir emeğin sonucu ancak mümkün. Sabahın ilk saatleri olduğu için, yolda tek tük araçlar mevcut.
Yoldaki ilk kontrol noktasını geçtik. Daha buna benzer onlarca kontrol noktası karşımıza çıkacaktı. Yolda devam ederken, sağ yanımızda büyük bir kasaba çıktı.
-Burası Süleyman Beğ kasabası. Burası hep wahabidir. Buradakiler El Kaide ile bir olur sonra yol keserlerdi. İsmi Ali, Hasan, Hüseyin olanlarının boğazını keserlerdi. Ömer, Osman, Ebubekir isimlileri serbest bırakırlardı. Kerkük’ten Tuzhurmatu’dan çok Şii’nin boğazını öyle kesip kafasını sırtına koydular.