Batının ihtirasla tenimize değdiği ve bedenimizde meydana getirdiği kurdeşenlerden muzdarip birer uyuz it gibi durmadan kaşınmaya başladığımız günden bu yana, anlamını iğfal ettiğimiz değerlerimizden biride ‘KURBAN’dır.
‘İnsan neye dikkat kesilmişse öbürüne kör ve sağırdır’ hakikati,
hep üzerimizde tecelli etmeye ber-devam etmekte.
Biz, Batıya kulak kesildik kesileli, hakikatimize kör, birbirimize de şaşıyız..
Devletimiz, körlüğümüzün sanki bir müesseseleşmiş hali,
Ricali de, şaşılığımızın bir tezahürü olmuştur.
Bizim kulak kesilişimiz, batıyı başımıza bir bela efendisi yaptı.
Aslında batının ihtirasını üzerimize celbeden güzelliğimizde kaybettik.
Şimdi batının görüpte bulamadığı, bulupta yetinemediği bir garip ilişki içinde kıvranıp durmaktayız.
Tıpkı nefsimizle olan ilişkimiz gibi.
Aslında bu bir anlamda var oluş paradoksumuzun da bir tezahürüdür.
Bizim kendi içimizdeki batının mümessilinin ‘nefs’ olduğu gerçeği atlanmamalıdır.
İçimizdeki güneşin battığı yer nefistir.
Dünyanın nefsi batıdır.
Nefs dünyaya hüküm-dardır.
Artık bizimle insanlığın hükümdar olduğu dünya yok.
İzzeti insandan, izzeti nefse bir evrilme içinde dünya.
Bunun için çatışma yalnızca yeryüzünde olup bitmiyor.
Bizzat insanın kendisi, bir çatışma alanıdır da.
Bizim genetiğimizde bulunan, kâinata efendilik damarımız, zaman zaman tutunca, batının ihtiras damarını iştahla yeniden kabartıyoruz.
Bu ihtirasa takate kâfi bir efendilik olmadığı için bizdeki hal, lal olup susuyoruz.
Gücün öfkesini celbeden tarafımıza, bazen kerih bir fazlalık, bazen bir Afrikalının teninin kendisini düşürdüğü bir aşağılık kompleksi ile vahşice davranıyoruz.
Vahşetin altında, insani bir psikolojinin mevcut olmayacağı bir hakikat iken, tenimizi ve bizce kara bahtımızı, umutsuzca beyaza boyuyoruz.
Oysa beyaz, ahir-zaman dünyamızda kirlenmiş bir siyahtır.
Hiç şüphesiz içimizde, kendisi bir ağaç olan tohum İbrahimler eksik değil.
Hakikatte, bütün bir batıyı tohum diye serpsen toprağa, bir insan çıkmaz.
Oysa bir mümin düşse toprağa, bir başak gibi bütün bir insanlık doğar onda.
Hayvan sever-çevre sever vesaire gibi batı kültürünün bizde türetilen piçlerinin bakmayın siz yaygarasına. Aslında biz istiklal harbimizi ‘Kurban’ kültürümüzle kazandık.
Millet olarak kalıp-kalmadığımızın şüphesi hepimizi kemirip duruyor.
Şüpheyle itikadımızı bozmanın bir anlamı yok.
Bizim ‘MİLLET’imiz, var olduğu sürece kıyamet kopmayacaktır.
Kıyamet kopmadığına göre şüpheye de gerek yok.
Çünkü ‘MİLLET’ itikadi bir kavramdır.
İçimizde bir itikat ehli bulundukça, ‘MİLLET’ kalacağımızdan zerrece şüphe etmemeliyiz.
Yeter ki ‘TÜRK’ İbrahim olsun.
Ona ‘İsmail’ olacak bir değil, bin Kürt- bin Çerkez bulunur.
Ne yazık ki, ‘milliyet’ hassasiyeti, itikadı bozulmuş olanlarımızda bir hamasete dönüşüyor.
Ricali devlet hamasetiyle devlet olunmaz.
Gerçekte, insanlık ve adaletin müesseseleşmesine ‘Devlet’ denir.
Devlet, çıktığı yumurtayı beğenmeyen, tek mefkûresi darı olan tavukların zihninin alamayacağı kadar ulvidir.
Anasının-bacısının namusuyla uğraşan hiç devlet olur mu..!?
Kurban, başörtüsü değil mi,?
Bayrak Milletin başörtüsü değil mi?
Bayrak namus değil mi kurban?
Kurbanınız mübarek olsun kurban.
Mehmetçik, bu aziz milletin devletine kurbanı değil mi kurban?
Hakikatte bütün olup biten şudur: Dünya bir ısırgan otudur, yaşadıklarımızda, tenimizdeki kurdeşenlerin, ruhumuzda yarattığı tahribattan başka bir şey değil.
Güneş, kurban bayramında, içimizdeki doğudan bir başka doğsun
ve bir başka batsın içimizdeki batıdan.
Güneşin içimizdeki doğuşu aşk, batışı vuslat olsun.
Vesselam.